Ekimin serin bir ikindisinde Aksaray Meydanı’nda tramvayın raylardan yükselen madeni gıcırtısı, Pertevniyal Valide Sultan Camii’nin süslü taş cephesine çarparak dağılır. Caminin arkasındaki çınarın gölgesinde, plastik tabureli eski bir çay ocağında iki adam oturmaktadır. Masada ince belli bardaklar, dumanı tüten çay ve üzerinde LGS taban yüzdelik dilimleri açık duran bir tablet.
Biri, Cerrahpaşa’nın kıdemli cerrahlarından Profesör Haluk Bey’dir; 1984’te Pertevniyal Lisesi’nin kapısından girmiş, sınıfının yarısıyla birlikte tıbba gitmiş bir kuşağın temsilcisi. Karşısında kırk yıllık dostu, 1986 Vefa Lisesi mezunu emekli başmüfettiş Metin Bey oturur.
İki eski maarifli dostun yüzündeki çizgiler yalnızca kırk yılın yorgunluğunu değil, gençliklerinin okullarının bir dönem nasıl göz göre göre geri plana itildiğini izlemenin kederini de taşır.
Aksaray Çınarı Altında Bir Hüzün Seansı
Haluk Hoca gözlüğünü parmak ucuyla yukarı iter, çay kaşığını tabağa bırakır: — “Metin, bak şu tabloya. Bizim zamanımızda bu okula girmek tıbbı kazanmaktan zor gelirdi bize. Aksaray esnafı ceketimizi görünce ‘Valide Sultan’ın talebesi geçiyor’ derdi. Şimdi dilimlere bakıyorum; bizim okullar listenin epey aşağısında. Nasıl oldu bu?”
Metin Bey Valide Sultan’ın minarelerine bakar: — “Sistemle oynadılar Haluk. Bizim zamanımızda devlet okulu, Fatih’in yoksul ama zehir gibi zeki çocuğunun cerrah, ordinaryüs olabileceği kapıydı. Sonra sınavın adı değişti, okulların tabelası değişti, orta sınıfın rüyası özel okullara kaydı. Ama kabahat sadece sistemde değil; biz mezunlar da o binaları biraz sahipsiz bıraktık.”
Haluk Hoca bir süre susar. Tramvay bir kez daha geçer, çay bardakları titrer. Sonra tabletin ekranını kapatır: — “Biliyor musun, benim torun da bu yıl sekizinci sınıfta. Kızım ‘Baba, Pertevniyal’i yazalım mı?’ diye sordu. Ne dedim biliyor musun? ‘Önce gidin bahçesini görün’ dedim. Rakamla değil, bahçeyle karar verilir bu işe.”
Altın Çağın Hafızası
Mezunların anlattığı 1980’ler ve 90’larda Galatasaray Lisesi ve İstanbul Erkek Lisesi piramidin zirvesindeydi; hemen arkalarında ise İstanbul’un entelektüel omurgasını oluşturan bir devlet lisesi aristokrasisi dururdu:
- Pertevniyal Lisesi: Mezunlarının hafızasında bir “doktor fabrikası.” Okul 1986-1992 arasında geçici olarak Çapa’ya taşındığında bile koridorlarında tıp fakültesi hayali konuşulurdu.
- Vefa Lisesi: 1872’den beri ayakta; 1990’da Anadolu lisesi oldu. Mayısın ilk pazarı yapılan Boza Günü’nde emekli bürokratlar on beş yaşındaki öğrencilerle memleket meselelerini tartışırdı.
- Haydarpaşa Lisesi: 1984’e kadar Haydarpaşa’daki, Vallaury ve D’Aronco’nun tasarladığı tarihi taş binada okudu; Anadolu Yakası’nın eğitim mabedi sayılırdı.
- Erenköy Kız Lisesi: 1911’den beri Cumhuriyet’in okumuş kadın kuşaklarını yetiştiren okul.
Bir ailenin çocuğunun bu okullardan birine girmesi, o aile için üç kuşaklık bir sınıf atlama beratı sayılırdı. Mahallede kapı kapı dolaşılır, kayıt günü bakkala lokum dağıtılır, dedenin ceketinin iç cebinde okulun kayıt makbuzu aylarca taşınırdı. Haluk Hoca’nın babası o makbuzu kırk yıl saklamış, emekliliğinde çerçeveletip salona asmıştır.
Puanların Sessizce Eriyişi
Peki 2000’lerden sonra ne oldu? Mezun derneklerinde konuşulan cevap üç başlıkta toplanır:
- Fen liselerinin çoğalması: 1990’larda parmakla sayılan fen liselerinin sayısı 2010’larda hızla arttı. Tabelasında “fen” yazan yeni okullar sayısalcı derece öğrencilerini mıknatıs gibi çekti; tıp ve mühendislik hedefleyen aileler için tarihi Anadolu liseleri ilk tercih olmaktan çıktı.
- Özel okulların burs avcılığı: Kolej zincirleri LGS’de en üst dilimlere giren çocuklara tam burs, servis ve yemek teklif ederek parlak öğrencilerin bir kısmını topladı. Devlet okulunun parasız ve mütevazı binası bu pazarlama karşısında savunmasız kaldı.
- Proje okul ve öğretmen hareketliliği: Tarihi okulların “proje okulu” statüsüne alınması ve öğretmen görevlendirmelerinin değişmesi, mezunların gözünde yıllara yayılmış zümre hafızasını sarstı. (Haydarpaşa 2016’da proje okulu oldu.)
Bu üç etken birleşince, bir zamanlar şehrin en parlak öğrencilerini alan okullar tercih listelerinde aşağılara kaydı.
Tarihi liselerin hepsi aynı kaderi paylaşmadı. Ortaköy’deki Kabataş Erkek Lisesi, 1992’de açtığı İngilizce hazırlık, 2009’da eklediği Almanca bölüm ve 2022’de başlattığı Cambridge IGCSE programıyla veli gözünde yükselmeye devam etti. Aksaray’daki çay ocağında bu karşılaştırma her açıldığında Haluk Hoca’nın cevabı aynıdır: “Onların denizi var, bizim tramvayımız.”
Mezunların Kurtarma Hamlesi
Çınarların erimesine razı olmayan mezun dernekleri ve vakıflar seferber oldu.
Vefa’da bunun en somut sonucu Haziran 2019’da geldi: okul IB akreditasyonunu tamamlayarak IB Diploma Programı sunmaya başladı. Laboratuvarlar yenilendi, kulüpler canlandı; Boza Günü’nde mezunlar artık IB öğrencilerine kendi gençliklerini anlatıyor.
Bir vakıf toplantısında kürsüye çıkan yaşlı bir mezunun sözleri bu refleksin ardındaki duyguyu özetler: — “Biz bu taş binalarda babalarımızın tek kuruşu olmadan, devletin tebeşiriyle okuduk. Bugün bir yerlere geldiysek bu mektebin sayesinde. Mektebin adı listenin altına düşerse yakamızdaki armanın şerefi de düşer. Gerekirse servetimizin zekâtını buraya vereceğiz!”
Yirmilerin Toparlanışı
Son yıllarda iki gelişme tarihi devlet liselerinin kaderini yeniden değiştirmeye başladı.
Birincisi, özel okul ücretlerinin orta sınıfın erişemeyeceği seviyelere tırmanması. İki çocuklu bir profesör ailesinin bile özel okulu zor karşılaması, gözleri yeniden parasız devlet liselerine çevirdi.
İkincisi, okulların kendi dönüşümü. Haydarpaşa’da 2017’den beri bir yıl İngilizce hazırlık zorunlu; okul Altunizade’deki yenilenen yerleşkesine taşındı ve İngilizce ile Almanca hazırlıkla özel program uygulayan lise olmaya hazırlanıyor. Pertevniyal 2021-2022’de İngilizce hazırlık sınıfı açtı; 2023 depremlerinden sonra güçlendirilen tarihi binalarına 2024-2025’te geri döndü. Beşiktaş Anadolu Lisesi da Çırağan Sarayı’nın eski harem binasında İngilizce hazırlıkla eğitim veriyor.
Özel okulların steril kampüslerinden yorulan veliler, tarihi liselerin çınarlarını, taş koridorlarını ve yaşayan mezun ağlarını yeniden bir güvence olarak görmeye başladı. Koridorlarda münazara kulüpleri ve bahar festivalleri yeniden kalabalıklaştı.
Kapanış: Boza Salonunda
Akşam ezanı Aksaray’dan Fatih’e yankılanırken Haluk Hoca ile Metin Bey çay ocağından kalkar. Tramvay yolunu geçip Vefa’ya, tarihi bozacının mermer salonuna yürürler.
Masaya iki bardak koyu boza, üzerine birer avuç leblebi ve tarçın gelir. Haluk Hoca kaşığını bardağa daldırır: — “Sistemler gelir geçer Metin. Sınavın adını bir LGS koyarlar, bir TEOG, bir OKS. Puanlar borsa kâğıdı gibi iner çıkar.”
Metin Bey bardağını kaldırır: — “Biz o mektebe puanla girmedik Haluk. Mahalleden girdik.”
Bozacının kapısında bir grup öğrenci belirir; Vefa’nın IB öğrencileri, ellerinde İngilizce bir tarih kitabıyla. Biri boza ısmarlarken diğerine sorar: “Extended essay’i neyle ilgili yazıyorsun?” Arkadaşı salona, duvardaki eski fotoğraflara bakar ve gülümser: “Boza Günü’yle. 1952’den beri kimse yazmamış.”



