İstanbul’un tarihi yarımadasında, sabahın erken saatlerinde sis henüz dağılmamışken, taş bir okul binasının demir kapısı gıcırdayarak açılır. Vefa Lisesi, Pertevniyal Lisesi, İstanbul Erkek Lisesi ya da Cağaloğlu Anadolu Lisesi gibi yüz yılı aşkın geçmişi olan okullara atanan her yeni yönetici, çok geçmeden bir şeyi anlar: Bir devlet okuluna müdür olmamıştır; yazılı olmayan kuralların, mezun dayanışmasının ve kadife eldivenli bir öğretmen direnişinin tam ortasına bırakılmıştır.
Okuyan her öğretmen, aşağıdakilerden birini kendi okulundan tanıyacaktır.
Pazartesi, 08.15: Bayrak Töreni
Kasım ayının gri bir pazartesi sabahı. Tarihi bir lisenin iç bahçesinde yüzlerce öğrenci sıra halinde bekliyor. Kürsüde, iki hafta önce bir taşra ilçesinden atanan, takım elbisesi jilet gibi ütülü yeni müdür Servet Bey duruyor.
Üç adım gerisinde okulun otuz iki yıllık fizik öğretmeni ve zümre başkanı Şinasi Hoca dikiliyor. Pardösüsünün cepleri tebeşir tozuyla sararmış. Gözlüklerinin üzerinden müdürün ensesine diktiği bakış, son çeyrek asırda bu kürsüden gelip geçmiş yedi müdüre atılmış bakışın tıpatıp aynısı: “Biz bu basamaklardan kimleri uğurladık evladım.”
Yeni müdür mikrofonu alıp sesini toklaştırır:
“Bugünden itibaren kılık kıyafet ve okul giriş-çıkış disiplini tavizsiz uygulanacaktır. Teneffüste bahçe dışına çıkılması, kapıdaki esnaftan çay alınması yasaktır.”
Arka sıralardan hafif bir kıkırdama yükselir. Şinasi Hoca dudak kenarındaki ironik kıvrımı gizleme gereği duymaz. İstiklal Marşı için “Hazır ol” komutu verileceği an mikrofon susar; çünkü yıllar önce mezunların hediye ettiği ses sisteminin anahtarı, yalnızca yirmi beş yıllık hademe İhsan Efendi’nin cebindedir ve İhsan Efendi o sırada kütüphanenin arkasında çayını içmektedir.
Müdür Odasında Çay Diplomasisi
Tarihi liselerde müdür odası sıradan bir idari oda değildir; yüksek tavanı, eski haritaları ve duvardaki portreleriyle bir elçilik makamını andırır. Bu odadaki güç mücadelesinin en kritik enstrümanı ise çaydır.
Servet Bey, görevinin üçüncü günü matematik zümre başkanı Meral Hoca ile tarihçi Burhan Bey’i makamına davet eder. Masada iki kalın dosya: Bakanlığın ders takip sistemi ve öğretmen performans kriterleri.
İhsan Efendi içeri girer. Tepsisinde yeni müdüre kulplu kupada yeşil çay, kıdemli hocalara ise ince belli bardaklarda tavşankanı çay vardır. Bu sunum, okul hiyerarşisinde hademenin tarafını kime yasladığının sessiz bir beyannamesidir.
Servet Bey doğrudan konuya girer:
“Hocalarım, öğretmenlerimizin sabah yoklamalarını sisteme on beş dakika gecikmeyle girdiği tespit edildi. Zümrelerinizden acil bir eylem planı bekliyorum.”
Meral Hoca çay kaşığını tabağın kenarına usulca bırakır:
“Müdür Bey, ders zili çaldığında bizim çocukların bir kısmı metrodan, vapurdan henüz inmiş olur. Biz o çocukları kapıda azarlamayız; içeri alır, sonra tahtada türevi anlatırız. Yoklama defteri kâğıttır, bizim ilişkimiz mektep bağıdır.”
Burhan Bey arkasına yaslanır:
“Doksanlarda da benzer bir genelge gelmişti. Kapıya nöbetçi koyan müdür yardımcımız altı ay sonra ilçeye uzman olarak gitti. Biz hâlâ aynı sınıfta Tanzimat’ı anlatıyoruz.”
Servet Bey yutkunur.
Mezunların Gece Telefonu
Tarihi bir lisenin idarecisinin en çok çekindiği merci çoğu zaman ilçe millî eğitim müdürlüğü değildir. Mezunlar derneği, vakıf yönetim kurulu ve o derneğin yemeklerinde buluşan emekli hukukçular, iş insanları ve bürokratlardır.
Yeni idarecilerin en sık yaptığı hata, okulu sıradan bir kamu binası sanıp bahçenin düzenine, kulüp odalarına ya da okulun simgesi haline gelmiş ayrıntılara dokunmaktır. Hikâyede yeni idare, mezunların bağışıyla yapılmış ahşap kameriyeleri kaldırıp yerine beton dökmeye karar verir.
Cumartesi gecesi müdürün telefonuna bir mesaj düşer. Bir mezun, en nazik İstanbul Türkçesiyle, kameriyelerin bulunduğu alanın koruma kurulu izni gerektirip gerektirmediğini sorar ve pazartesi sabahı vakıf başkanıyla birlikte “bir çay içmeye” geleceklerini bildirir.
Pazartesi sabahı okulun önüne üç beyefendi gelir. Yirmi dakikalık görüşmede ne bir ses yükselir ne bir tehdit savrulur; sadece kurumsal hafızanın sınırları kibarca hatırlatılır. Görüşme bittiğinde kameriyeler yerindedir ve yeni müdür, okulun gayriresmî haritasını ilk kez görmüştür.
Öğretmenler Odası: Kadife Kale
Öğretmenler odası, tarihi bir lisenin Pentagon’udur. Köşedeki koltuğun kime ait olduğu mevzuatta yazmaz; ama herkes bilir ki o koltuk otuz yıllık kimyacı Şükran Hanım’ındır. Yanındaki sehpa, emekliliğine altı ay kalmış edebiyatçı Celal Bey’in gazetesi ve bulmacası içindir.
Genç bir müdür yardımcısı odaya girip panoya yeni bir genelge asar:
“Hocalarım, bundan böyle her cuma haftalık kazanım çizelgeleri ıslak imzalı teslim edilecek.”
Celal Hoca bulmacasındaki yedi harfli kelimeyi doldururken başını kaldırmadan mırıldanır:
“Evladım, yıllar önce bir müdür daha geldi. O da her pazartesi kazanım değerlendirmesi isterdi. Kırmızı klasörler aldırdı. Doldurduk, dolaba koyduk. Sonra o müdür terfi etti, klasörleri fareler kemirdi. Biz hâlâ aynı sınıfta ‘Sessiz Gemi’yi okuyoruz. Sen kâğıdı as, cuma bakarız.”
Bu cümle, öğretmenler odasının yazılı olmayan anayasasının birinci maddesidir: Müdürler geçicidir, zümre kalıcıdır.
Pilav Günü: Yıllık Güvenoyu
Tarihi liselerde yılın en kritik günlerinden biri, mezunların okula döndüğü gündür. Kiminde pilav günü, kiminde boza günü: Vefa’da mezunlar her mayısın ilk pazarı Boza Günü’nde buluşur. Bahçeye binlerce eski öğrenci dolar; yaşlı bir emekli ile yeni mezun aynı sırada oturur.
Bahçe kalabalıklaşırken eski öğretmenler etrafında küçük halkalar oluşur; mezunlar onlara elli yıl önceki bir dersin ayrıntısını anlatır, öğretmen gülümseyip hatırlıyormuş gibi yapar. Müdür ise bu kalabalığın içinde kimin kim olduğunu henüz bilmez.
Bu günlerde yeni müdürün yaptığı açılış konuşması, bir tür güvenoyu yoklamasıdır. Müdür okulun tarihine ve geleneklerine hürmet göstermişse alkış kopar. Mezunlarla arası bozuksa, kürsüye çıktığında bahçede ne ıslık ne yuha duyulur; sadece kalabalık başını çevirip sohbetine devam eder. Bu uğultulu ilgisizlik, bir idareciye verilebilecek en ağır cezadır.
Kürsüden inen müdürün yanına seksenlik bir mezun yaklaşır, elini omzuna koyar:
“Konuşmanız güzeldi evladım, ama marşın ikinci kıtasını atladınız. Biz marşımızı kâğıttan okumayız. Seneye ezberlersiniz.”
Kapanış
Aralık akşamı, okulun kapıları kilitlenip bahçe lambaları yandığında, müdürün aracı sokaktan çıkar. Şinasi Hoca ile Celal Bey köşedeki muhallebicide çaylarını yudumlamaktadır.
Celal Hoca camdan yağmura bakar:
“Kaçıncı müdürdü bu Şinasi? Sekiz mi, dokuz mu?”
Şinasi Hoca tebeşirli elleriyle bardağı kavrar:
“Saymayı bıraktım. Ama seneye marşı ezberlemiş gelirse, onu ayrı bir deftere yazarız.”



