Yağmurlu bir ekim sabahı, saat 07.45. Köklü bir İstanbul lisesinin bahçesinde ağaçların yaprakları ıslak taşlara düşüyor.

Zilin çalmasına on beş dakika var, ama bahçede pazartesi sabahlarına özgü cıvıltıdan eser yok. Girişten ana binanın basamaklarına kadar öğrenciler iki sıra halinde dizilmiş; yakalarında beyaz karanfiller. Öğretmenler odasının kapısından, ellerinde meslek hayatlarının hatıralarını sığdırdıkları koli kutularıyla kıdemli hocalar çıkıyor: Analitik geometriyi tahtaya pergelsiz çizen matematikçi, üç kuşağa Orwell okutan İngilizce zümre başkanı, okul korosunu yıllardır yöneten müzik öğretmeni.

Genç bir hazırlık öğrencisi gözyaşlarını tutamayıp İngilizce öğretmeni Ayla Hoca’nın elini öpmeye yeltenir. Ayla Hoca kolisini koluna alıp öğrencinin omzunu sıvazlar:

“Ağlamak yok. Başını dik tut. Biz bu okulun nöbetçileriydik. Genelgeler gelir geçer; ama size öğrettiğimiz şeyi hiçbir zarf bu duvarlardan silemez.”

Benzer vedalar, proje okulu statüsündeki pek çok köklü lisede yaşandı: İstanbul Erkek Lisesi’nden Kabataş Erkek Lisesi’ne, Kadıköy Anadolu Lisesi’nden İzmir’deki Bornova Anadolu Lisesi’ne kadar.


Proje Okulları

2014’te yürürlüğe giren 6528 sayılı Kanun’la Millî Eğitim Bakanlığı mevzuatına yeni bir statü eklendi: proje okulları. Bu statü, özel program veya proje uygulayan okullara yönetici ve öğretmen görevlendirmesinde merkezi atama sisteminin dışında esneklik tanıyordu.

Bakanlığın gerekçesi, yabancı dille yoğun eğitim veren, uluslararası programlar yürüten ya da özel projeler uygulayan okulların ihtiyaçlarına uygun kadroların seçilebilmesiydi. Görevlendirmeler süreli yapılıyor, süre dolduğunda yenilenebiliyor ya da öğretmen asıl kadrosuna dönüyordu.

Kâğıt üzerinde teknik bir düzenleme olan bu değişiklik, uygulamaya geçtiğinde köklü liselerin koridorlarında büyük bir tartışma başlattı. Bir okulda yirmi-otuz yıldır çalışan öğretmenlerin görev sürelerinin dolması ya da görevlendirmelerinin yenilenmemesi, mezunlar ve veliler tarafından okulların hafızasına yönelik bir tehdit olarak algılandı.


Zümre Odalarının Yazısız Anayasası

Bir okulu sıradan bir derslik binasından ayıran şeylerden biri, zümre odalarında kuşaktan kuşağa aktarılan birikimdir. Sıradan bir lisede matematik zümresi sınav tarihlerini belirleyen bir kurulken, köklü liselerde zümreler kendi geleneği olan küçük birer akademi gibi çalışır.

Bu odalarda yıllar içinde biriken soru arşivleri, eski öğretmenlerin el yazısıyla tuttuğu ders notları, okula özgü sınav gelenekleri saklanır. Yeni gelen genç bir öğretmen, ilk yıllarında ders anlatmaktan çok kıdemli hocaları izler:

  • Dersin ilk beş dakikasında sınıfın dikkatinin nasıl toplanacağını,
  • Yatılı öğrencilerin akşam etütlerindeki hasretini nasıl fark edeceğini,
  • Sınav sorularını ezberin ötesine geçecek biçimde nasıl kurgulayacağını öğrenir.

Zümre başkanı yeni meslektaşına çay ikram ederken ilk yazısız dersi verir:

“Karşındaki çocuk çok zeki. Ezberlettiğin formülü iki günde unutur; ama ona aşıladığın merakı ömür boyu taşır.”

Öğretmen değişimlerine karşı çıkanların asıl derdi buydu: Kopan şey bir memur kadrosu değil, yıllar içinde kurulmuş bir usta-çırak zinciriydi.


Bahçelerde Vedalar

O dönemde birçok köklü lisede öğrenciler ve mezunlar, giden öğretmenleri için vedalar düzenledi. Bahçelerde alkışlar, koridorlarda okul marşları, kapıda karanfiller: Sahneler okuldan okula değişse de duygusu aynıydı.

Mezunların anlattığı hikâyelerde en çok hatırlanan anlar, öğretmenlerin son dersleridir. Yatakhane etütlerinde yıllarca öğrencilerin başında duran bir felsefe öğretmeni, valizini toplarken kapısını çalan öğrenciye şöyle der:

“Felsefe binalarda değil, sizin vicdanlarınızda yaşar. Nereye gidersem gideyim, bir vapurun güvertesinde yine karşılaşacağız.”

Vefa’nın Boza Günü, Kadıköy Maarif’in Talaş Günü gibi mezun buluşmaları da o yıllarda bir tür dayanışma sahnesine dönüştü. Vefa Lisesi’nin mayıs başındaki Boza Günü’nde eski ve yeni kuşaklar, ayrılan öğretmenlerini andı.

Öğrencilerin ve velilerin bu tepkisi, siyasi bir angajmandan çok kendi öğretmenlerinin emeğine duyulan bir sahiplenmeydi.


Mezun Dernekleri ve Hukuk

Tartışma bahçelerdeki vedalarla sınırlı kalmadı. Köklü liselerin mezun dernekleri ve vakıfları, açıklamalar yaptı, toplantılar düzenledi; bazı öğretmenler görevlendirmelere karşı yargı yoluna başvurdu.

Bu itirazların ortak tezi şuydu: Proje okulu statüsü esneklik getirmek için tasarlanmıştı; ama bu esneklik, okulların birikimini koruyacak liyakat ve süreklilik ölçütleriyle birlikte kullanılmalıydı. Yabancı dilde program yürüten bir okula o dili yeterince bilmeyen öğretmenlerin gönderilmesi, bütün bir zümrenin aynı anda değişmesi ya da uluslararası programların yürütücülerinin bir gecede ayrılması, itirazların en sık dile getirilen örnekleriydi.


Atölyede Kalan Robotlar

Öğretmen değişimlerinin en hızlı hissedildiği yerler, okulların kulüpleri ve atölyeleri oldu. Bir robotik takımını yıllarca yarışmalara hazırlayan öğretmen ayrıldığında, atölyede yarım kalmış şasiler ve sahipsiz lehim makineleri kaldı. Okul dergisinin danışman öğretmeni gidince, yeni sayı aylarca bekledi.

Bu boşluklarda mezunlar devreye girdi. Mühendis ve yazılımcı genç mezunların hafta sonları okula gelip robotik takımlarına, münazara ve Model BM ekiplerine destek olduğu hikâyeleri, birçok okulun mezun gruplarında anlatılır.


Öbür Taraftan: Yeni Gelen Öğretmen

Hikâyenin bir de az anlatılan tarafı var. Köklü bir liseye yeni atanan öğretmen, çoğu zaman kendini düşmanca olmasa da soğuk bir ortamda bulur. Öğrenciler eski hocalarını özlüyordur, veliler temkinlidir, mezun grupları her adımı izler.

Böyle bir öğretmenin ilk dersi kolay değildir. Tahtaya ilk denklemi yazdığında arka sıradan biri “Eski hocamız böyle anlatmıyordu” der. Öğretmen tebeşiri bırakmaz; denklemi bitirir, sonra döner: “Haklısın. Ben böyle anlatıyorum. Bir dönem sonra hangisini daha iyi anladığını konuşuruz.”

Mezunların anlattığı hikâyelerin önemli bir kısmında, o dönemin sonunda öğrencilerle yeni öğretmen arasında da bir bağ kurulur. Okulun geleneği, kimin getirdiğinden bağımsız olarak, yeni gelenleri de içine almayı bilir.


Taş Duvarlar Değil

Aradan geçen yıllar, bu tecrübenin önemli bir dersini gösterdi: Bir okulu ekol yapan şey ne akıllı tahtaları ne de tarihi binasının görkemidir. Asıl güç, o koridorlarda yıllarca çalışmış öğretmenlerin birikimi ve zümre geleneğidir.

Bugün köklü liseler yüksek taban puanlarıyla ve uluslararası başarılarıyla ayakta. Zamanla yeni gelen öğretmenlerin önemli bir kısmı da okulların iklimine uyum sağladı, geleneklerini benimsedi. Mezun buluşmalarında eski ve yeni öğretmenler aynı sofrada oturuyor.


Kapanış

Ekim sabahına dönelim. Ayla Hoca koliyle kapıdan çıkarken öğrencinin yakasındaki karanfil düşer. Öğrenci eğilip alır, hocasının kolisine koyar.

Yıllar sonra Ayla Hoca bir mezun buluşmasına çağrılır. Masada o öğrenci de vardır; artık kendisi de öğretmendir.

Ayla Hoca kolinin içinde kurumuş bir karanfil bulduğunu anlatır. Öğrencisi gülümser: “Zümre arşivi hocam. Siz öğrettiniz: hiçbir şey atılmaz.”