Ekim ayının soğuk bir cuma sabahı, saat 06.15. Haliç’in üzerinde yoğun bir sis. Rıhtımda ıslak tahta iskele ve tekne verniği kokusu.
İskelenin iki ucunda iki lise kürek takımı. Biri sarı-kırmızı eşofmanlarıyla Galatasaray Lisesi’nden, öbürü Boğaz kıyısındaki Kabataş Erkek Lisesi’nden. Gençlerin soluk buharı sise karışıyor. Sekiz kürekçi tekneyi omuzlayıp suya indirirken dümencinin sesi rıhtımı inletir: “Aynı anda… Palalar suya… Ve çek!”
İstanbul’un köklü liselerinde spor yapmış herkes, bu sabahlardan birini hatırlar. Okul sporu, bu okulların hafızasında derslerden az yer kaplamaz.
Okulların Doğurduğu Kulüpler
Türkiye’de modern sporun tarihi, bazı okulların tarihinden ayrılamaz. En bilinen örnek Galatasaray: Galatasaray Spor Kulübü, 1905’te Ali Sami Yen ve Mekteb-i Sultani’nin öğrencileri tarafından kuruldu. Bir lisenin bahçesinde doğan kulüp, Türkiye’nin en büyük spor kulüplerinden biri oldu; okul ile kulübün renkleri ve kimliği bugün hâlâ iç içe.
Tarihi yarımadada bir başka örnek var: Vefa Spor Kulübü. 1908’de Vefa Lisesi’nin içinde başlayan bir girişim, öğrencileri spora yönlendirmek amacıyla bir kulübe dönüştü; nizamnamesi 1910’da hazırlandı. Kulübün yeşil-beyaz renkleri okulunkilerle aynı.
Ankara’da ise 1954’te kurulan TED Ankara Kolejliler Spor Kulübü, adını TED Ankara Koleji’nin mezun ve öğrenci kimliğinden alır. Kulübün erkek basketbol takımı 1972-1973’te finalde Beşiktaş’ı yenerek Türkiye Kupası’nı kazandı.
Bir lisenin bir spor kulübü doğurması, okul sporunun Türkiye’de nasıl bir kurucu rol oynadığının en somut kanıtı.
Kürek: Boğaz’ın Sporu
Boğaz kıyısındaki okullar için kürek doğal bir spordu. Kabataş Erkek Lisesi 1928’den beri Ortaköy’deki Feriye Sarayları’nda, dalgaların bahçe duvarlarını dövdüğü bir kampüste. Robert Kolej’in kampüsü Arnavutköy sırtlarında, Boğaz’a bakan bir yamaçta.
Mezunların anlattığı kürek hikâyelerinde sahneler hep benzer: Sabah erken çalan çalar saat, soğuk rüzgârda çekilen kürekler, avuç içlerinde patlayan nasırlar ve sonra ıslak saçlarla yetişilen ilk ders. Kürekçiler için spor bir hobi değil, bir disiplindi.
Okullar arası yarışların hikâyeleri ise mezun buluşmalarının vazgeçilmezi. Kimin teknesinin önce bitirdiği, hangi yıl hangi okulun kupayı kaldırdığı, kuşaktan kuşağa her seferinde biraz daha büyüyerek anlatılır.
Parkenin Tozu: Lise Basketbolu
Kürek suların sporuysa, basketbol kapalı salonların sporuydu. Mezunların anlattığına göre 1970’lerden 2000’lerin başına kadar liselerarası basketbol maçları, büyük bir heyecanla izlenirdi.
Kadıköy Anadolu Lisesi’nin 1977’de hizmete giren kapalı spor salonunda 650 kişilik bir tribün var. Bu tribünde oynanan okul maçları, mezunların hafızasında bir karnaval gibi yaşar: Davullar, bayraklar, okul marşları ve maç bittiğinde kazanan da kaybeden de birlikte Moda sahiline inen öğrenciler.
İstanbul Erkek Lisesi’nin sarı-siyah renkleri de bu salonların tanıdık manzaralarındandı. Cağaloğlu’ndan gelen öğrencilerin disiplinli tezahüratları, mezunların en sevdiği anılar arasında.
Hangi okulun kaç şampiyonluk kazandığına dair düzenli bir kayıt bulmak zor; okulların kendi arşivleri ve mezunların anlatıları çoğu zaman birbirini tutmuyor. Ama herkesin kendi okulunun “efsanevi finali” vardır. O finalde son saniyede atılan bir basket, yıllar içinde biraz daha uzaktan atılmış, biraz daha zor bir pozisyondan girmiş olarak anlatılır. Mezun buluşmalarında bu sayının mesafesi her yıl bir metre uzar; kimse de itiraz etmez, çünkü herkesin kendi uzayan basketi vardır.
Basketbolun İlk Potası
Türkiye’de basketbolun hikâyesi de bir lisede başlar. Sık anlatılan rivayete göre basketbol Türkiye’de ilk kez 1904’te Galatasaray Lisesi’nde, okulun beden eğitimi öğretmeni Ahmet Robenson tarafından oynatıldı. Bir lise bahçesine kurulan pota, sonraki on yıllarda ülkenin en sevilen sporlarından birinin başlangıç noktası oldu.
Boğaz’ın öbür ucunda, Robert Kolej’in Amerikan okul geleneği de sporu eğitimin doğal bir parçası olarak gördü. Amerikan okullarında yaygın olan takım sporları ve okul içi turnuvalar, Robert’in kampüs hayatına erken dönemde yerleşti. Okulun geniş yeşil alanları ve Boğaz’a bakan sahaları, öğrencilerin hafızasında derslikler kadar yer tutar.
Bu iki okulun hikâyesi, Türkiye’de modern sporun Fransız ve Amerikan okul gelenekleri aracılığıyla da yayıldığını hatırlatıyor.
Kızların Takımları
Okul sporu hikâyeleri çoğu zaman erkek takımları üzerinden anlatılır; ama kız takımlarının da uzun bir geçmişi var. TED Ankara Kolejliler Spor Kulübü, erkek basketbolunun yanında kadın basketbolu ve kadın voleybolunda da Türkiye şampiyonlukları kazandı.
Karma eğitime geçen okulların spor salonlarında, son on yıllarda kız takımları da en az erkek takımları kadar kalabalık tribünler topladı. Mezun kadınların anlattığı hikâyelerde voleybol finalleri, basketbol turnuvaları ve kürek antrenmanları, okul yıllarının en canlı anıları arasında.
Ders mi, Antrenman mı?
Okul sporunun bitmeyen gerilimi, ders ile antrenman arasındaki dengedir. Köklü liselerin çoğu sınavla öğrenci alan, akademik açıdan iddialı okullar; bu okullarda spor yapan bir öğrenci, hem antrenmanlara hem sınavlara yetişmek zorunda.
Mezunların anlattığına göre bu ikili hayat, onlara en çok zaman yönetimini öğretti. Sabah antrenmanından sonra ilk derse koşan, akşam maçından sonra gece etüdüne oturan öğrenciler, yıllar sonra iş hayatının yoğunluğunda bu alışkanlıkları kullandıklarını söyler.
Beden Eğitimi Hocaları
Okul sporunun en unutulmaz figürleri, boynundan düdüğü hiç çıkarmayan beden eğitimi öğretmenleriydi. Mezunların anlattığı hikâyelerde bu öğretmenler, “çocukların sınavı var, sporu bıraksınlar” diyen velilere karşı öğrencilerini savunan birer kale muhafızıdır.
Soyunma odasında devre arasında verilen nutuklar, mezunların en çok taklit ettiği sahnelerdendir:
“Ben size türev sormuyorum, yürek soruyorum! Bu forma için oynayacaksınız!”
Bu sözlerin hangi öğretmene ait olduğunu her mezun farklı anlatır. Belki de her okulun kendi versiyonu vardı.
Tribünün Yazısız Kuralları
Okul sporunu sokak holiganlığından ayıran en önemli şey, mezunların anlatısına göre, tribünlerdeki mizah ve centilmenlikti. Küfür yasaktı; onun yerine rakip okulun yabancı diliyle, binasıyla ya da geleneğiyle dalga geçen tezahüratlar bestelenirdi.
- Küfür yok: Rakibe hakaret değil, espri yapılır.
- Maçtan sonra dostluk: Sahada ne olursa olsun, maç bittikten sonra rakiplerle birlikte çay içilir.
- Formaya saygı: Okulun forması, en kötü maçta bile gururla taşınır.
- Yenilgiyi kabul: Kaybeden takım, kazananı tebrik etmeden salondan çıkmaz.
Kapanış
Haliç’teki sabaha dönelim. Sis dağılmış, rıhtımda birkaç veli ve öğretmen toplanmış. Yarış bitti. Kabataş teknesi birkaç saniye farkla önde bitirdi.
Galatasaraylı dümenci teknesini rıhtıma yanaştırır, Kabataşlı dümenciye elini uzatır: “Seneye.”
Kabataşlı gülümser: “Seneye de biz kazanırız. Ama çayı siz ısmarlayın, ne de olsa Haliç sizin tarafınızda.”



