Cağaloğlu yokuşunu tırmanıp eski Düyun-ı Umumiye binasının kemerlerinden içeri adım attığınızda taş duvarların serinliğiyle birlikte bir kurumsal ağırlık karşılar sizi. İstanbul Erkek Lisesi’nin sarı-siyah renkleri, okulun hafızasında bir okul flamasından fazlasıdır. Okulda anlatılan rivayete göre o siyah, 1915’te Gelibolu’da kaybedilen bir sınıfın yasıdır.

Pek çok köklü okulun şanlı bir tarihi vardır; ama azının kimliği, 1915 baharı kadar ağır bir hafızayla mühürlenmiştir.


Bir Tarih Dersi

Ekimin yağmurlu bir salı sabahı, 10. sınıfın tarih dersi. Öğretmen tahtaya tek bir tarih yazar: 19 Mayıs 1915. Sınıf, 19 Mayıs’ın başka bir tarih olduğunu bildiği için şaşırır.

— “Hocam, 1919 olmayacak mı?”

Öğretmen tebeşiri bırakır: — “O da var. Ama bu okulun bir 19 Mayıs’ı daha var. Ondan dört yıl önce.”

Sınıf susar. Pencereden Cağaloğlu’nun ıslak damları görünür. Öğretmen anlatmaya başlar ve ders zili çaldığında kimse kalkmaz.


Numune-i Terakki’den İstanbul Sultanisi’ne

Okulun kökü, 1884’te emekli bahriye yüzbaşısı Mehmet Nadir Bey’in kurduğu özel Numune-i Terakki Mektebi’ne dayanır. Okul 1896’da devlet denetimine geçti, 1910’da “İstanbul Lisesi” adını aldı ve Türkiye’de “lise” kelimesini kullanan ilk kurum olarak anılır. Birinci Dünya Savaşı yıllarında İstanbul Sultanisi adıyla eğitim veriyordu.

O yıllarda sınıflarda oturanlar, imparatorluğun dört bir yanından gelmiş parlak gençlerdi. On yedi-on sekiz yaşındaki bu çocuklar analitik geometri çözüyor, Almanca ve Fransızca metinler okuyor, bir imparatorluğun modernleşme rüyasını omuzlarında taşıyorlardı. 1915 baharında Çanakkale’den gelen haberler, bu sınıfların sükûnetini sonsuza dek dağıttı.


1915 Baharı: Sıralardan Cepheye

18 Mart deniz zaferinin ardından İtilaf kuvvetleri Gelibolu Yarımadası’na çıktı. Seddülbahir’de, Arıburnu’nda süren çarpışmalar yetişmiş insan gücünü hızla eritiyordu; cepheye giden gençler arasında okul sıralarından kalkan öğrenciler de vardı.

Anlatılana göre İstanbul Sultanisi’nin son sınıflarından da gönüllüler çıktı. Sirkeci’den trenlere, vapurlara binen bu gençlerin yanlarında ders notları, ceplerinde aile fotoğrafları ve küçük cep lügatleri olduğunu hayal etmek zor değildir. Okulun hafızası onları hep aynı yaşta hatırlar: on yedi, on sekiz. Bugün aynı yaştaki öğrenciler aynı koridorlarda üniversite sınavı denemesi çözerken, bu sayının ne kadar küçük olduğunu fark ettikleri an, okul tarihinin onlara gerçekten dokunduğu andır.


19 Mayıs Taarruzu

19 Mayıs 1915 sabahı, Arıburnu cephesinde Anzak hatlarına yönelik büyük bir Osmanlı taarruzu yapıldı. Taarruz ağır kayıplarla sonuçlandı.

Kaynakların aktardığına göre İstanbul Sultanisi’nden elli kadar öğrenci bu taarruzda şehit düştü ve okul 1915’te mezun veremedi. O sabah toprağa düşenler yalnızca birer nefer değildi; kurulacak bir cumhuriyetin mühendisleri, hekimleri, hukukçuları olabilecek gençlerdi. Bir okulun bir kuşağı, bir sabahın alacakaranlığında eksildi.

Taarruzun bedeli o kadar ağırdı ki birkaç gün sonra, 24 Mayıs’ta, iki taraf ölülerini gömmek için birkaç saatlik bir ateşkes yaptı. Siperlerin arasındaki arazide, birbirine düşman iki ordunun askerleri yan yana mezar kazdı. Çanakkale anlatılarının en sessiz sahnelerinden biri budur ve okulun hikâyesi de o sessizliğin bir yerinde durur: Kimin hangi mezara konduğunu kimse tam bilmez; bilinen tek şey, Cağaloğlu’nda boş kalan sıralardır.


Siyahın Rivayeti

Sarı-siyahın kökeni hakkında okulda ve mezunlar arasında anlatılan rivayet herkesçe bilinir: Çanakkale’den kara haber geldikten sonra okulun pencerelerinin siyaha boyandığı ve renklerin ondan kaldığı anlatılır.

Rivayetin bir başka kolu da renkleri, okulun öğrencilerinin 1926’da kurduğu İstanbulspor’a bağlar. Lise sıralarından doğan bir kulübün okul renklerini taşıması o yıllarda alışılmış bir şeydi; hangisinin hangisinden önce geldiği sorusu ise mezun sofralarında hâlâ tatlı bir tartışma konusudur. Hangi yorum doğru olursa olsun, okulun kendi hafızasında sarı-siyah bir renk kartelası değil, bir vefa borcu olarak yaşar.

Bu borç, okulun mezun veremediği yıl olarak 1915’e bağlanır. Galatasaray, Kastamonu, Konya ve Sivas liseleri de 1915’te mezun veremeyen okullar arasında sayılır; 2014’te bu okullar için bir Devlet Şeref Madalyası girişimi gündeme geldi. Boğaz’ın kıyısında Kabataş Erkek Lisesi’nin mezunları da bayraklarındaki siyahı Çanakkale’de şehit düşen mezunlarına bağlar. Aynı yılın yası, farklı okulların renklerinde farklı biçimlerde yaşar. Galatasaray Lisesi’nin 1915 sınıfı da o yıl kürsüye çıkamadı. Cağaloğlu’nda ise 1915 devresi, mezunların dilinde “ebedi son sınıf” olarak anılır.


Düyun-ı Umumiye Binası

Cumhuriyet’in ilk yıllarında 1923’te İstanbul Erkek Lisesi adını alan okul, 1933’ten beri Alexandre Vallaury’nin tasarladığı eski Düyun-ı Umumiye binasında eğitim veriyor. Osmanlı borçlarının idare edildiği bu bina, artık bir maarif binası olacaktı.

Binanın taş cephesi ve koridorları, okulun hafızasını taşıyan bir arşive dönüştü. 1955’te Almanca eğitim yeniden başladı, 1964’te kız öğrenciler kabul edilmeye başlandı; 1982’de Anadolu lisesi oldu, 2019’da yeniden “İstanbul Erkek Lisesi” adına dönüldü. Adına rağmen bugün karma eğitim yapılır; bu da okulun kendine özgü ironilerinden biridir.


Anma

Okulun Çanakkale hafızası, kitap sayfalarında kalmış bir nostalji değildir. Her bahar Çanakkale anmalarında İstanbul Erkek Liseliler o sınıfı hatırlar; yeni gelen öğrenciye okulun renklerini anlatırken ilk anlatılan hikâye budur.

Bir hazırlık öğrencisi için bu hikâye ilk başta uzak bir tarih dersi gibidir. Sonra bir gün tırabzandan elini kaydırarak merdiven inerken, o merdivenden bir zamanlar kendi yaşında çocukların da indiğini düşünür. Hikâye o an tarihten çıkıp okulun bir parçası olur. Belki de bu yüzden İstanbul Erkek Liseliler okullarını anlatırken binanın mimarisinden önce bu hikâyeyi anlatır: Mermer güzeldir, ama insanı bir okula bağlayan şey taş değil, o taşa yüklenen hatıradır.


Cağaloğlu’nun Yazılı Olmayan Kuralları

  1. Renklerin ağırlığı: Sarı-siyah sıradan bir forma kombini değildir; arma ve flama saygıyla taşınır.
  2. 1915’in anılması: Okulun hikâyesini anlatan her mezun söze o sınıfla başlar.
  3. Devre kardeşliği: Sarı-siyahlılar hangi ülkede karşılaşırlarsa karşılaşsınlar, aradaki yaş farkı ne olursa olsun birbirine sahip çıkar.
  4. Abitur ve memleket: Okulun Almanca eğitimi ve Abitur yolu, yurt dışına kaçışın değil, ilmi en üst düzeyde alıp geri getirmenin aracı olarak anlatılır.

Kapanış

Bugün Cağaloğlu’nda bir hazırlık öğrencisi, ilk haftasında okulun tarihini anlatan bir panonun önünde durur. 1915 yazan yerin altındaki boşluğa bakar.

Yanından geçen bir son sınıf durur: — “Orası boş değil. O sene mezun yok, o kadar.” — “Neden yok abi?”

Son sınıf cevap vermek yerine panonun yanındaki pencereye bakar. Sonra çocuğun omzuna dokunur: — “Haziranda anlatırım. Şimdi derse geç kalıyorsun; burada geç kalmak da ayıptır.”