Türkiye’de lise denince, her akşam eve dönüp ailesiyle sofraya oturan gündüzlü öğrencinin dünyası ile köklü okulların koğuşlarında ranzaya baş koyan yatılının dünyası arasında büyük bir fark vardır.

Anadolu’nun farklı şehirlerinden sınavla gelen on dört yaşındaki çocuklar için yatılılık, çocukluk odasını ve ebeveyn şefkatini geride bırakıp kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmek demektir. Bu yolculukta anne baba yoktur; aynı kaderi paylaşan ranza arkadaşları, etüt salonları, çamaşırhane sıraları ve gece yarısı demlenen çaylar vardır.

Galatasaray Lisesi’nin Beyoğlu’ndaki yurtları, Kabataş Erkek Lisesi’nin Ortaköy’deki Feriye binaları, Darüşşafaka Lisesi’nin Maslak kampüsü ve TEVİTÖL’ün Gebze sırtlarındaki yerleşkesi, bu hayatın farklı sahneleri.

Bu yazının ilk versiyonu, bir “yaşam memnuniyeti anketi”nin sonuçlarını aktarıyordu. O anketin kaynağını doğrulayamadık; bu yüzden rakamları çıkardık. Geriye yatılıların ve mezunların anlattığı hikâyeler kaldı.


Pazar Akşamı, 21.30

Kasım ayının son pazar akşamı. Ortaköy rıhtımında patlayan lodos, Feriye binalarının yüksek pencerelerini zangırdatıyor.

Kabataş’ın yatakhanesinde hava ıslak yün kaban, kolonya ve gizlice demlenmiş çay kokuyor. Pazar akşamları yatakhanenin en hüzünlü saatidir; hafta sonu evine gidenlerin getirdiği şehir kokusu henüz dağılmamıştır.

Köşedeki ranzanın alt katında, Malatya’dan yeni gelmiş dokuzuncu sınıf öğrencisi Burak, battaniyenin altında annesinin otogarda eline tutuşturduğu kayısı paketini koklayarak sessizce ağlıyor. Evden ayrılalı üç hafta olmuş.

Koğuşun kıdemli son sınıf öğrencisi Alper yanına gelir, ranzanın kenarına oturur:

“Kalk bakalım. Yorgan altında ağlamak yok. Çay demlendi, Kayserili Emre’nin evden gelen sucuğu da hazır. Dışarıda Boğaz çalkalanıyor ama bu duvarlar bir asırdır hiçbir çocuğu yarı yolda bırakmadı.”

Burak gözlerini siler, bardağı avuçlarının arasına alır. Koridorda nöbetçi belletmenin adımları duyulur. Kapıdan içeri bakar, çayın kokusunu alır; ama masadaki açık fizik kitaplarını görünce bir şey söylemeden kapıyı usulca çeker.

Yatılı okumuş herkes, bu sahnenin bir versiyonunu yaşamıştır.


İlk Üç Ay

Yatılılığın en zor dönemi, mezunların neredeyse oybirliğiyle anlattığına göre, ilk üç aydır. On dört yaşında kendi çamaşırını yıkamak, harçlığını haftalık hesaplamak, hastalandığında tek başına revire gitmek, çocukluğun bittiğinin ilk işaretleridir.

Bu dönemin panzehiri yine koğuştan çıkar:

  1. Memleket kolisi: Evden gelen koli asla dolapta saklanmaz; koğuşun ortasındaki masada açılır. Gaziantep baklavası, Trabzon peyniri, Malatya kayısısı herkesindir. Kolisini saklayan öğrencinin lakabı uzun süre peşini bırakmaz.
  2. Çömezlik şakaları: Üst sınıfların yeni gelenlere yaptığı hafif şakalar, mezunların anlattığına göre acemiliği kırmanın bir yoludur. Ama iyi bir koğuşta bu şakaların sınırı bellidir; kimse kimseyi incitmez.
  3. Hafta sonu kalanlar: Cuma öğleden sonra şehirde akrabası olanlar evine giderken, uzak şehirlerden gelenler okulda kalır. Hafta sonu kalanların kendi ritüelleri vardır: birlikte izlenen filmler, uzun yürüyüşler, boş koridorlarda oynanan oyunlar.

Gece Etütleri

Yatılı okulların asıl akademik laboratuvarı, mezunların anlatısında, gündüz sınıfları değil akşam etütleridir. Sınıfta kimsenin çözemediği bir soru, etütte masadan masaya dolaşır.

Işıklar söndükten sonra başlayan “kaçak etütler” ise mezunların otuz yıl sonra bile kahkahayla anlattığı sahnelerdir: banyo lambasının altında, el feneriyle çözülen fasiküller; koridorda yaklaşan ayak sesleriyle anında söndürülen fenerler; tutulan nefesler.

Bir soru çözüldüğünde, o soru bütün koğuşun ortak zaferidir. Yatılı okulda bilgi saklanmaz; çünkü yatılı bilir ki, devresinin başarısı kendi başarısıdır.

İstanbul Erkek Lisesi gibi yoğun programlı okulların öğrencileri de benzer bir etüt kültürünü anlatır; Almanca sözlü sınavından önceki gece, okulun tarihi koridorlarında birbirine kelime soran öğrenciler.


Her Okulun Kendi Ritmi

Her yatılı okulun kendi ritmi ve kendi hikâyeleri var.

Galatasaray Lisesi’nde devre kültürü yatakhanede de sürer; alt sınıflar üst sınıflara “ağabey” ya da “abla” der, karşılığında koruma ve rehberlik görür. Kampüste kız ve erkek öğrenci yurtları bulunuyor.

Kabataş Erkek Lisesi’nde yaklaşık 900 öğrencinin 250 kadarı yatılı. Ana binanın yanında kız ve erkek yatılı bölümlerini, yemekhaneyi ve kantini barındıran ayrı bir bina var. Sabah martı sesleriyle uyanmak ve Boğaz’dan geçen gemileri izlemek, Kabataş yatılılarının en sevdiği anılar arasında.

Darüşşafaka Lisesi’nde ise yatılılığın anlamı farklı. Annesi ya da babası hayatta olmayan, sınavla seçilen öğrenciler, dokuz yıl boyunca tam burslu ve yatılı okuyor. Orada arkadaşlık, mezunların anlatısında bir akrabalığa dönüşür.

TEVİTÖL’de yatılılık, yüksek potansiyelli öğrencilerin kendileri gibi düşünen arkadaşlarla ilk kez bir araya geldiği bir deneyim. Gece teleskop gözlemleri ve uzun felsefe sohbetleri, mezunların en çok anlattığı sahneler.


Zorluklar da Var

Yatılılık hikâyeleri çoğu zaman nostaljiyle anlatılır; ama mezunlar zorlukları da unutmaz. Tarihi binalarda kışın yetersiz kalan ısınma, kısıtlı banyo saatleri, sıcak suyun bittiği sabahlar ve hafta sonu boş koridorlarda hissedilen yalnızlık, yatılı anıların öbür yüzüdür.

İlk aylardaki ev hasreti bazı öğrenciler için kolay geçmez. İyi bir rehberlik servisi, dikkatli belletmenler ve koğuşta yeni gelenlere sahip çıkan üst sınıflar, bu dönemi atlatmanın en önemli dayanaklarıdır. Mezunların kendi deyişiyle: Yatılılık bir okul değil, bir topluluktur; topluluk iyi işlerse çocuk da iyi olur.


Kapanan ve Yeniden Açılan Pansiyonlar

Türkiye’nin köklü okullarında yatılılık hep aynı şekilde sürmedi. Bazı okullarda pansiyonlar kapandı, bazılarında yeniden açıldı.

Ankara Atatürk Lisesi’nin pansiyonu 1987-1988 öğretim yılının sonunda kapandı. Erenköy Kız Lisesi’nde yatılı bölüm 1990’da sona erdi; binada İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi açıldı. Tarsus Amerikan Koleji’nde ise 1986’da kaldırılan yatılılık 2002’de yeniden getirildi.

Her kapanış, bir kuşağın hafızasında bir boşluk bıraktı. Ankara Atatürk Lisesi’nin ya da Erenköy’ün eski yatılıları, mezun buluşmalarında hâlâ koğuş hikâyeleriyle tanınır; onlardan sonra gelen kuşaklar ise o hikâyeleri yalnızca dinleyerek bilir.


Kırk Yıl Çözülmeyen Bağ

Mezuniyet sabahı boşalan koğuşlara bakıp bavulunu toplayan genç, okula geldiği gün olduğu insan değildir.

Aynı yemekhanede yemek yemiş, kış gecelerinde soğuk peteklere sarılmış, sınav sabahları birbirini uyandırmış insanlar arasındaki bağ, mezunların anlatısında diplomadan sonra da sürer. Yıllar sonra bir toplantıda karşılaşan iki eski yatılı, unvanlarını kapıda bırakır; ilk sorulan soru hep aynıdır: “Hangi koğuştaydın?”


Kapanış

Dört yıl sonra, mezuniyet sabahı. Burak bavulunu topluyor. Koğuşun köşesindeki ranzada yeni gelecek bir dokuzuncu sınıf öğrencisi için yatak hazırlanmış.

Burak cebinden bir paket kayısı çıkarır, yastığın üzerine bırakır. Yanına küçük bir not iliştirir:

“Çay saat 21.30’da demlenir. Gel.”