1991 yılının kasım ayı sonlarında Boğaz’da sert bir lodos hüküm sürmektedir. Ortaköy sahilindeki Feriye Sarayları’nın büyük pencerelerine çarpan dalgalar eski ahşap doğramaları zangırdatır. Dışarıda zifiri karanlık bir Boğaz ve Ortaköy Camii’nin arkasından kayıp giden yük gemilerinin sirenleri vardır; içeride, yatakhane koğuşunda keskin bir kömür dumanı, ıslak yün çorap kokusu ve döküm sobanın çıtırtısı.

Koğuşun ortasındaki saç sobanın üzerinde kireç tutmuş emaye bir çaydanlık tıslar. Ranzaların demirlerine asılmış nemli lacivert ceketler sobanın kuru ısısıyla yavaş yavaş kurumaya çalışır.

Burası bugün LGS’de en yüksek puanlı öğrencilerin tercih listelerinin başına yazdığı Kabataş Erkek Lisesi’dir. Ama otuz yıl önceye baktığınızda karşınıza bir elitizm abidesi değil, Anadolu’nun dört bir yanından gelmiş yatılı çocukların soba başında memleket türküleri söylediği çetin bir rüzgâr kalesi çıkar.

Peki Ortaköy’ün bu rutubetli koğuşları nasıl oldu da Galatasaray Lisesi, İstanbul Erkek Lisesi ve Robert Kolej ile aynı cümlede anılan bir markaya dönüştü?


1991 Kasım Lodosu

Koğuşun dip köşesindeki ranzanın üst katında, Sivas’tan parasız yatılı sınavını kazanarak İstanbul’a ilk kez gelmiş on dört yaşındaki Mehmet oturmaktadır. Üzerinde annesinin ördüğü kahverengi yün kazak, dizlerinde bir fizik kitabı. Titrek sarı ampulün ışığında dalga problemleri çözmeye çalışır.

Alt ranzada botlarının burnunu gazete kâğıdıyla parlatan son sınıf ağabeyi Selçuk, ona dönüp bıyık altından güler:

“Bak çaylak, burası Feriye Sarayı ama sultan sarayı değil. Lodos patladı mı deniz rıhtımı aşar, pencereye kadar vurur. Gece soba sönerse sabaha kadar buz kesersin. Ama bu ranzalarda yatan adamı hiçbir fırtına deviremez. Bu soğukta ders çalışacaksın ki yarın üniversitede tahtaya kalktığında kimseden geri kalmayasın.”

Kapı açılır. Nöbetçi belletmen içeri girer, maşayla sobanın kapağını aralayıp iki parça linyit atar:

“Üşümeyin çocuklar. Boğaz’ın dalgası adamı şair de yapar, profesör de. Bu pencerelerden dünyaya bakan adam bir daha küçük düşünemez.”

Mehmet o gece fizik kitabını kapatmaz. Soba söndüğünde battaniyeyi omzuna alır, el feneriyle son problemi de çözer. Sabah kalk ziliyle koridora çıktığında pencereden gördüğü ilk şey, fırtınadan sonra pırıl pırıl açılmış Boğaz’dır. Yatılıların arasında söylenen eski bir laf vardır: Feriye’de lodosu atlatan, sınavı da atlatır.

1990’ların başındaki Kabataş işte budur: Köklü, saygın ve onurlu bir devlet lisesi; ama sınav sıralamalarında, o yıllarda yabancı dilde eğitimle parlayan Kadıköy Anadolu Lisesi gibi Anadolu liselerinin gölgesinde kalan, ağırlıkla mütevazı aile çocuklarının okuduğu bir yatılı okul. Okulun gücü sıralamada değil, koğuşta kurulan kardeşlikteydi.


Büyük Kırılma: Kızlar Geliyor

Kabataş’ın modern tarihindeki en dönüştürücü kırılma, karma eğitime geçişti. 1992-1993 öğretim yılında okul kız öğrencilere açıldı ve aynı yıl İngilizce hazırlık sınıfı kuruldu. 1994-1995’ten itibaren kız öğrencilere de yatılılık imkânı tanındı.

Adında “Erkek” kelimesi taşıyan bir okul için bu kolay bir karar değildi. Mezunların bir kısmı, eski kuşaklar arasında bugün hâlâ gülerek anlatıldığı üzere, “erkek lisesi ruhu”nun kaybolacağından endişe etti. Okulun adı değişmedi; ama koridorların havası değişti.

Kabataşlıların kendi anlattığı hikâyeye göre, kızların sınıflara girmesiyle önce ceketler iliklenmeye, kravatlar düzeltilmeye başlandı. Ardından sınıflarda yeni bir rekabet doğdu: Kütüphane kuyrukları uzadı, münazara ve tiyatro çalışmaları canlandı. “Geleneğimiz bitti” diye başlayan endişe, birkaç kuşak sonra okulun en çok övündüğü dönüşümlerden birine dönüştü.


Anadolu Lisesi ve Diller

1998-1999 öğretim yılında Kabataş Anadolu lisesi statüsüne geçti. Yabancı dil ağırlıklı Anadolu liselerinin prestiji o yıllarda hızla yükseliyordu; İstanbul Erkek Lisesi Almancasıyla, Galatasaray Fransızcasıyla, Robert Kolej İngilizcesiyle öne çıkıyordu. Kabataş ise hazırlık sınıfıyla İngilizce eğitimini güçlendirdi.

2006-2007’de öğrenim süresi hazırlıkla birlikte beş yıla çıktı. Asıl ilgi çekici adım 2009’da geldi: Almanca’yı birinci yabancı dil olarak okuyan iki sınıf açıldı. Böylece okul hem İngilizce hem Almanca eğitim veren nadir devlet liselerinden biri oldu. 2022’de Cambridge tabanlı IGCSE programı uygulanmaya başladı.

Bugün okulda yaklaşık 900 öğrenci okuyor, bunların 250 kadarı yatılı. Ana binanın yanında kız ve erkek yatılı bölümlerini, yemekhaneyi ve kantini barındıran ayrı bir bina var. 1991’in sobalı koğuşundan geriye yalnızca hikâyeler kaldı.


Süleyman Seba Ruhu

Bir devlet okulunu kuşaklar boyunca ayakta tutan şeylerin başında mezunlarının okula bağlılığı gelir. Kabataş anlatısında bu bağlılığın simge isimlerinden biri, Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nün efsanevi başkanı Süleyman Seba’dır. Ailesi onu önce Galatasaray Lisesi’ne kaydettirmiş, o ise bir yıllık hazırlıktan sonra Kabataş’a geçmeyi seçmişti.

Seba’nın spordaki nezaket abidesi imajı, Kabataşlıların “efendilik” dediği şeyin en bilinen örneği sayılır. Mezunlar dernekleri ve pilav günleri de bu aidiyetin sahneleridir: Her bahar Ortaköy rıhtımında farklı kuşaklardan mezunlar aynı sofrada buluşur, 1990’ların yatılıları 2020’lerin öğrencilerine soba hikâyeleri anlatır.


LGS Zirvesinin Yeni Sakini

2010’ların sonu ve 2020’lerde LGS sonuçları açıklandığında Kabataş artık İstanbul’un en yüksek puanla öğrenci alan liseleri arasındaydı. Galatasaray ve İstanbul Erkek ile aynı ligde anılması, otuz yıl önce sobalı koğuşta ders çalışan kuşak için hayal bile edilemeyecek bir şeydi.

Bu yükselişin tek bir sırrı yok. Karma eğitimle gelen akademik rekabet, iki dilli program, Boğaz kıyısındaki kampüsün cazibesi ve mezunların okula bağlılığı birbirini besledi. Bir de bir devlet okulunun parasız olması: Özel kolejlere yüksek ücret ödeyebilecek aileler bile çocuklarını Feriye’nin kapısında sıraya sokmaya başladı.

Rekabetin bedeli de var elbette. Eski yatılılar, bugünün öğrencilerinin hazırlık sınıfından itibaren üniversite sınavı ve yurt dışı başvurusu takvimiyle yaşadığını, koğuş sohbetlerinin yerini deneme sınavı sonuçlarının aldığını söyler. Okulun içindeki kırk civarındaki kulüp, bu baskıya karşı bir nefes alanı işlevi görür.

Yine de her yıl eylülde gelen yeni yatılılar arasında küçük şehirlerden bavullarıyla gelen çocuklar hâlâ var. Mehmet’in ranzası artık yok, ama onun yerinde yatan çocuk aynı lodosu dinliyor.


Kapanış: Rıhtımdaki İki Öğrenci

Haziran ayının ılık bir ikindisinde Feriye rıhtımında dalgalar usulca kıyıya vurur. Boğaziçi Köprüsü’nün ayakları okulun hemen üzerinde göğe yükselir; karşı kıyıda Beylerbeyi Sarayı akşam güneşiyle parıldar.

Rıhtım taşlarına bacaklarını sarkıtmış iki son sınıf öğrencisi yan yana oturur. Biri Almanya’da mühendislik okumaya hazırlanan bir kız; diğeri tıp fakültesini hedefleyen Sivaslı bir yatılı.

Çocuk elindeki çakıl taşını suya fırlatır:

“Geçen gün 1991’in yatakhane fotoğraflarını gördüm. Koğuşun ortasında soba yanıyormuş. O soğuktan nasıl çıkmış bu okul?”

Kız gülümser, rüzgârda uçuşan saçlarını düzeltir:

“Sobayı söndürmeyenler sayesinde. Hâlâ o yüzden kimse bize lodostan şikâyet etmiyor.”