Her yıl temmuzun ilk haftasında metropollerde görünmez bir siren çalar: Milli Eğitim Bakanlığı LGS yerleştirme sonuçlarını açıklar.
O saniyeden itibaren yaklaşık üç hafta boyunca İstanbul’un Bağdat Caddesi’nden Ankara’nın Çayyolu’na, İzmir’in Karşıyaka’sından Bursa’nın Nilüfer’ine yüz binlerce evde kolektif bir histeri patlar. Annelerin sakinleştirici damlalarla ayakta durduğu, babaların Excel simülasyonlarında sabahladığı, dedelerin ve teyzelerin olağanüstü aile meclislerine çağrıldığı bu tuhaf mevsim, pedagojik bir dönüm noktası olmaktan çok uzaktır.
Bu, orta ve üst-orta sınıfın kendi gerçekleşmemiş hayallerini ve gelecek kaygılarını on dört yaşındaki çocuklarının sırtına yükleyerek temize çekmeye çalıştığı trajikomik bir ayindir. Sınava giren çocuk değil, ailenin mahalle önündeki itibarıdır.
Bağdat Caddesi’nde Bir Salı Gecesi
Temmuzun ikinci salı gecesi, saat 23.45. Bağdat Caddesi’nde geniş teraslı bir dairenin mutfağında hava bıçakla kesilecek kadar yoğun.
Masada buruşmuş kâğıt mendiller, soğumuş melisa çayı, bir kutu sakinleştirici ve kahve lekeli yüzdelik dilim listeleri. Duvardaki saatin tik takları gerilimi tırmandırıyor. Masanın başında bir lojistik şirketinin genel müdür yardımcısı olan baba gömleğinin kollarını sıvamış, ekrandaki hücreleri kırmızıya boyuyor. Dermatolog anne ellerini şakaklarına dayamış, ağlamaktan kızarmış gözlerle ekrana bakıyor: — “Kemal bana mazeret üretme! Çocuk Türkçedeki o son paragraf sorusunu doğru yapsaydı Galatasaray garantiydi. Şimdi ortada kaldık! Ben yarın hastanede başhekime ne diyeceğim? Onların kızı iki sene önce Robert’e girdi, her öğle yemeğinde tiyatro festivalini anlatıyor!”
O sırada hoparlördeki telefondan İzmir’deki emekli albay dedenin sesi odayı inletir: — “Kemal! Çocuğu gevşek bırakmayın! Gerekirse evi ipotek ettirin, o yedek sırasını kovalayın. Beni Karşıyaka’da dillere düşürmeyin!”
Kapı aralığında pijamalarıyla dikilen on dört yaşındaki Efe, parmaklarıyla oynayarak titrek bir sesle konuşur: — “Anne… Kadıköy Anadolu da Cağaloğlu da çok iyi okulmuş. Rehberlik hocası ‘Orası da köklü bir ekoldür’ dedi…”
Babanın masaya indirdiği yumrukla fincanlar zangırdar: — “Odana dön Efe! Biz senin için iki yıl Göktürk’ten matematik hocası taşıdık, Bodrum’u iptal ettik, arabayı satıp özel derse yatırdık; Cağaloğlu’nda yokuş inip çık diye mi? Bizi akrabalara rezil mi edeceksin?”
Efe karanlık koridorda kaybolurken anne ve baba sabahın üç buçuğuna kadar binde birlik virgül hesaplarıyla birbirini suçlamaya devam eder.
Yüzde 0,12 Faciası
Tercih döneminin en ağır dramları, sanılanın aksine barajı geçemeyen çocukların evlerinde değil, en üst dilimlere giren “şampiyonlar ligi” konutlarında yaşanır.
Çocuk beş yüzün üzerinden 494 almış, bir milyonu aşkın akranı arasında ilk birkaç yüze girmiştir. Normal bir ülkede bayram havası estirecek bu başarı, bazı salonlarda anında bir cenaze merasimine dönüşür.
Çünkü Galatasaray Lisesi daha yukarıdan kapatmıştır, Robert College’ın listesi yarım soruyla kaçmıştır. Aile için o derecenin anlamı yoktur; önemli olan kaçırılan tek soru ve onun getirdiği sınıfsal mağlubiyettir.
Akrabalara telefon açılmaz; komşunun “Sınav nasıl geçti?” sorusu “Fena değil, bakıyoruz işte” yalanıyla geçiştirilir. Çocuğun başarısı bir gecede bir yetersizlik hikâyesine çevrilir. Ebeveynin bakışındaki hayal kırıklığı, çocuğun içinde yıllarca sızlayan bir yere yerleşir.
Kliniklerde Temmuz Nöbeti
Velilerin kendi aralarında anlattığına göre temmuzda Nişantaşı, Etiler ya da Bağdat Caddesi’ndeki çocuk-ergen psikiyatrisi kliniklerinde randevu bulmak zordur. Bekleme salonlarını dolduranlar ise çoğu zaman çocuklar değil, anne-babalardır.
Bu kliniklerden anlatılan hikâyelerin özü hep aynıdır: Veli “Çocuk sınavda panik yaptı, çok depresyonda” diye gelir; içeri alınan çocuk ise gayet sakindir: “Ben Kabataş’a da gitsem mutluyum, Cağaloğlu gelse havalara uçarım. Ama annem on gündür ağlıyor, babam yüzüme bakmıyor.” Terapiye asıl ihtiyacı olanın ebeveyn olduğu, çocuğun sonucunu kendi kimliğinin iflası gibi yaşadığı anlaşılır.
Tercih süreci bir eğitim planlaması olmaktan çıkıp ailenin akıl sağlığını koruma savaşına dönüşür. Ebeveynler çocuklarının ruhu yerine kendi prestijlerini kurtarmanın reçetesini arar.
WhatsApp’ın Acımasız Sosyolojisi
Veli psikolojisinin en vahşi arenası, iki yıldır aktif “8-A Velileri” WhatsApp grubudur.
Sonuçların açıklandığı gün saat 10.00’a kadar grupta ölüm sessizliği vardır. İlk hamleyi daima çocuğu tam puan yapan sınıf annesi yapar: — “Canlar, çok şükür iki yıllık emeğimizin karşılığını aldık. Bizimki tam puanla Galatasaray yolcusu. Bütün çocuklarımızı tebrik ederiz, hepsi bizim canımız ❤️🧿”
Ardından başlayan tebrik yağmuru grubun kast hiyerarşisini anında ortaya serer. Üst dilimdekiler puanlarını imalı gülücüklerle paylaşırken, gerisinde kalan aileler telefonu uçak moduna alır.
Ve saat 14.00 sularında o meşhur trajedi başlar: “Zeynep Hanım gruptan ayrıldı.” “Murat Bey gruptan ayrıldı.” “Deniz’in Annesi gruptan ayrıldı.”
“Sessizce ayrıl” butonu, sistemin mağlup ettiği orta sınıf ailelerin dijital intiharıdır. İki yıl boyunca börek tarifleri ve hoca dedikoduları paylaşılan grup, birkaç puanlık farkla bölünür; geride kalanlar sessizce aforoz edilir.
Burs Pazarlığı: On Dört Yaşında Bonservis
Tercih döneminin en tuhaf trafiği özel okulların burs odalarında döner.
Üst dilimlere yakın puan alan bir öğrencinin ailesi, devlet liselerine girmek yerine özel okullar arasında bir “bonservis açık artırması” başlatabilir. Bir okulun temsilcisi masadadır: — “Sayın velimiz, çocuğunuza tam eğitim bursu ve yemek muafiyeti veriyoruz.”
Veli, bir futbolcu menajeri gibi çantasından rakip okulun teklif mektubunu çıkarır: — “Ama karşıdaki okul servisi de karşılıyor, üstüne yazın İngiltere’de dil kampı vaat ediyor. Servisi karşılamazsanız hemen oraya geçiyoruz.”
Sözleşmenin küçük puntolu maddeleri ise not ortalaması düşerse bursun azalacağını söyler. On dört yaşındaki çocuk, anne-babasının önümüzdeki dört yıllık tasarruf planının finansal enstrümanına dönüşür. Odadan çıktığında artık bir öğrenciden çok, bir gün panolara asılacak bir reklam yüzüdür.
Çalınan Bir Yaz
Ağustos sonunda kayıt bürokrasisi biter, formalar alınır, servis sözleşmeleri imzalanır. Geride kalan manzara ise hüzünlüdür.
Binlerce çocuk hayatının en neşeli yaz mevsimini denizde yüzerek, bisiklete binerek geçirmek yerine ebeveynlerinin telefon kavgalarını ve “yüzümüzü kara çıkardın” bakışlarını izleyerek tüketmiştir. Eylül yaklaştıkça evdeki ses tonu yumuşar, yeni okulun armalı kazağı alınır, akrabalara “çok iyi bir okul aslında” denmeye başlanır. Çocuk bu dönüşümü sessizce izler ve bir şeyi öğrenir: Büyüklerin fikri, okul kazağının fiyat etiketiyle birlikte değişebilir.
Eylülün ilk günü Efe, Cağaloğlu’nun yokuşunu tırmanır. Merdivenlerde yanına bir çocuk yaklaşır: — “Sen de mi Galatasaray’ı kıl payı kaçırdın?” — “Evet. Sen?” — “Ben Robert’i. Babam hâlâ benimle konuşmuyor.”
İkisi birden güler. Okulun kapısında bir müdür yardımcısı yeni gelenleri karşılamaktadır: “Hoş geldiniz çocuklar. Burası 1850’den beri açık. Yüz yetmiş altı yıldır herkes bizi ikinci tercih yazıyor; bakın, hâlâ buradayız.”



