İstiklal Caddesi’nde, döküm demir kapısıyla şehrin keşmekeşine zarif bir sınır çeken Galatasaray Lisesi, kökünü 1481’de II. Bayezid’in kurduğu Galata Sarayı mektebine dayandırır. 1 Eylül 1868’de Sultan Abdülaziz’in katıldığı bir törenle Fransızca eğitim veren Mekteb-i Sultani olarak yeniden açılan okul; sadrazamlar, büyükelçiler, edebiyatçılar ve bir de spor kulübü yetiştirdi.

Bu okulun müdürlük koltuğu ise kamu yönetiminde pek benzeri olmayan bir ağırlık taşır. Sıradan bir lise müdürlüğünden farklı olarak bu masa; 1992’de imzalanan Türk-Fransız protokolünün, Galatasaray Üniversitesi’nin, Galatasaray Eğitim Vakfı’nın, Galatasaraylılar Derneği’nin ve yüz elli yıllık “devrecilik” geleneğinin kavşağında durur.

İşte Tevfik Fikret’in müdürlüğünden bugüne koridorlarda konuşulan, hiçbir mevzuatta yazmayan ama camianın sessiz mutabakatıyla işleyen beş kural.


Büyük Avlu, Pazar Sabahı 09.00

Ekimin ilk pazar sabahı, saat 09.00. İstiklal’de tramvayın tıkırtısı ve hafta sonu kalabalığı akıp giderken demir kapıdan içeri adım atıldığında dünya bir anda susar.

Büyük avluda çınarların sararmış yaprakları ıslak taşlara dökülür. Köşede sarı-kırmızı kravatları ve lacivert ceketleriyle iki kıdemli mezun volta atmaktadır; biri emekli bir büyükelçi, öbürü bir şirketin yönetim kurulu üyesi. Kantin basamaklarında ise hazırlık sınıfına yeni başlamış iki öğrenci, camianın deyişiyle “toz”lar, zili bekler. Avludaki iki ağabeyin kim olduğunu bilmezler; ama yanlarından geçerken neden sesini alçaltmaları gerektiğini çoktan öğrenmişlerdir.

Büyükelçi, müdürlük binasının penceresine bakıp yanındakine fısıldar: — “Mon cher, görüyor musun? Yeni müdür geldi. Fransızcası kusursuz, akademik geçmişi sağlam. Ama asıl imtihanı bu avluda verecek. Çocukların gözünün içine baktığında o vakarı hissettiremezse, isterse üç nişanı olsun, burada tutunamaz.”

Sanayici başını sallar: — “Bu mektepte müdür yönetmez büyükelçim; mektebe hizmet eder. Hele bir de Fransız müdür yardımcısıyla ilk kahvesini içsin, rengini anlarız.”


Kural 1: Mektep Bağı ve Devre Hukuku

Camianın gözünde müdürün ilk ve en tavizsiz şartı, “mektepli” olmaktır. Dışarıdan gelen bir yönetici bu koltukta her zaman biraz misafir sayılır.

Ama mektep mezunu olmak da yetmez; devre hukukunun inceliklerini bilmek gerekir:

  • Müdür, avluda basketbol oynayan hazırlık öğrencisiyle de pilav gününde bastonuna dayanarak gelen seksen beş yaşındaki “ağabey”le de aynı mektep alfabesini konuşabilmelidir.
  • Anadolu’dan gelip yatakhanede kalan burslu öğrencinin dünyasını bilmelidir; çünkü bu okulun ruhu sınıflardan önce yatakhanelerde, gece yarısı paylaşılan ekmekte ve etüt salonlarında mayalanır.

Koridorlarda dolaşan devrecilik hikâyelerinin ortak tonu bellidir: Bir yönetici, kıdemli bir mezuna resmi protokol diliyle hitap eder; mezun gülümseyip düzeltir: “Hocam, makamınız başımızın üstünde ama burası avlu. Bana unvanımla değil, ‘ağabey’ diye hitap edin.”


Kural 2: 1992 Protokolü ve Fransız Müdür Yardımcısı

Galatasaray Lisesi’nin hukuki yapısı başka hiçbir devlet lisesine benzemez. 14 Nisan 1992’de Türkiye ile Fransa arasında imzalanan protokolle ilkokulu, liseyi ve üniversiteyi kapsayan Galatasaray Eğitim-Öğretim Kurumu kuruldu; lise bugün Milli Eğitim Bakanlığı, Fransız hükümeti ve Galatasaray Vakfı tarafından tanınıyor.

Okulun Fransızca akademik işleyişinde Fransa’dan görevlendirilen bir Fransız müdür yardımcısı, eski adıyla censeur, kilit rol oynar. Müdürlük makamı, bu figürle her gün oynanan zarif bir satranca benzer.

Haftalık koordinasyon toplantısında geçen türden bir konuşma bunu özetler: — “Monsieur le Proviseur, Paris felsefe saatlerinin artırılmasını istiyor. Ama Ankara inkılap tarihi saatlerinden eksiltme kabul etmez. Bu düğümü nasıl çözeceğiz?”

Müdür kahvesinden bir yudum alır: — “Mon cher, ikisini de koruruz. Ne Paris bir saat eksik der, ne Ankara bir genelge ihlali bulur. Bu mektep iki hukukun aynı sınıfta yaşamasına alışkındır.”


Kural 3: Ankara ile Çatışmadan Mektebi Korumak

Galatasaray Lisesi bir yandan uluslararası protokolle korunan bir frankofon okul, öbür yandan Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı bir devlet lisesidir. Bu çift başlı yapı müdürden Ankara’yla sürekli bir denge kurmasını ister.

Müfredat esnekliği, hazırlık sınıfı ve Fransızca fen derslerinin içeriği gibi başlıklarda merkezi bürokrasiyle zaman zaman gerilim yaşanabilir. Okulun kontenjanının üçte birinin Galatasaray İlköğretim Okulu mezunlarına ayrılması gibi kendine has kuralları da her yeni yönetici kuşağına yeniden anlatılmak zorundadır.

Bir de takvim meselesi vardır: Fransız tarafının bakalorya ve sınav düzeni ile Türk okul takviminin tatilleri her yıl yeniden hizalanır. Bir bayramın bir Fransız sınav haftasına denk geldiği yıllarda müdürün telefonu susmaz. İyi bir müdür Ankara’ya meydan okuyan bir aktivist değildir; mektebin haklarını mevzuatın labirentlerinde ustalıkla savunan bir hukuk cambazıdır.


Kural 4: Vakıf, Dernek, Kulüp ve Üniversite Arasında Denge

Okulu diğer devlet okullarından ayıran en büyük güçlerden biri, mezunların kurduğu vakıf ve dernek yapısıdır. Galatasaray Eğitim Vakfı binaların bakımından laboratuvarlara ve burslara kadar okula destek verir.

Müdürün masası dört köşeli bir dengenin ortasındadır:

  • Galatasaray Eğitim Vakfı: Yatırımların ve bursların anahtarı.
  • Galatasaraylılar Derneği: Mezunların sosyal hafızası.
  • Galatasaray Spor Kulübü: Sarı-kırmızı armanın en popüler vitrini.
  • Galatasaray Üniversitesi: Kurumsal yapının akademik ortağı.

Haziran ve aralıkta yapılan mezun toplantıları, 1934’ten beri süren Galatasaray pilavı geleneğiyle birlikte bu dengenin vitrinidir. O gün avluda kimin kimin yanında oturduğu, kimin konuşma yaptığı, pilavın kimden önce kime ikram edildiği, ertesi haftanın kulis gündemini belirler. Müdür için pilav günü bir tören değil, bir sınavdır.

Sabah vakıfta bütçe konuşan müdür, öğleden sonra dernekte kıdemli mezunların hatırını sormak, akşam etüt salonunda bir öğrencinin geometri sorusuna eğilmek zorundadır.


Kural 5: Tevfik Fikret’in Mirası

Ve en yüce kural: Bu masa, büyük şair Tevfik Fikret’in hatırasıyla mühürlüdür.

Fikret, 1895’te ayrıldığı okula 1909 başında müdür olarak döndü. 31 Mart Vakası’nın ardından meşru saymadığı bir hükümet için çalışamayacağını söyleyerek istifa etmek istedi; öğrencileri onu ikna edip okulda tuttu. 1910’da ise yeni maarif nazırı Emrullah Bey’le anlaşmazlığa düştü ve görevini kesin olarak bıraktı. Nazırın ricası bile kararını değiştirmedi.

Bugün o masada oturan müdürün arkasındaki portreden öğrendiği ders basittir: Öğrencilerin eleştirel sesine kol kanat germek ve gerektiğinde ilkeleri için masadan kalkabilmek.


Demir Kapı Kapanırken

Akşam olur. Avludaki iki kıdemli mezun çıkışa yürür. Büyükelçi müdürlük penceresine son bir kez bakar; ışık hâlâ yanıyordur.

— “Hâlâ çalışıyor.” — “İyi işaret.” — “Göreceğiz. Fikret de ilk yıl çok çalışmıştı.”

Kapı arkalarından kapanır. İçeride, yatakhanede bir toz öğrenci ilk kez fark eder ki okulda bir müdür vardır ve odasının ışığı, yatakhanenin ışığından sonra söner.