İstanbul’un eğitim haritasında, Amerikan kolejlerinin pragmatik mantığının karşısında Kıta Avrupası’nın iki eski entelektüel devi yüz elli yılı aşkın süredir sessiz bir rekabet yürütür: Fransız ekolü ve Alman ekolü.

Bir yanda İstiklal Caddesi’nin anıtsal kapısından Moda’ya uzanan Galatasaray Lisesi, Saint-Joseph Fransız Lisesi, Saint-Benoît ve Notre Dame de Sion’un temsil ettiği Kartezyen şüphe ve retorik zarafeti. Öbür yanda Cağaloğlu yokuşunun sarı-siyah kalesi İstanbul Erkek Lisesi ile Tünel’deki Alman Lisesi’nin bayraktarlığını yaptığı analitik kesinlik ve Abitur ciddiyeti.

Bu iki ekol öğrencilerine yalnızca bir yabancı dil öğretmez; kriz anındaki reflekslerini, dost seçme biçimlerini ve hayata bakışlarını iki ayrı felsefeyle biçimlendirir.


Yağmurlu Bir Kasım Sabahı

Kasımın yağmurlu bir çarşamba sabahı, saat 08.10. Boğaz’dan inen kurşuni sis Galata Kulesi’nin külahını yutmuş, sokaklar ıslak şemsiyelerin hışırtısıyla dolmuş.

İstiklal’de nostaljik tramvay çıngırağını çalarken Galatasaray Lisesi’nin demir kapısından süzülen öğrenciler şemsiyelerini kapatır. Revakların altında toplanan 11. sınıflar, felsefe hocası Monsieur Philippe’le hararetli bir tartışmaya tutuşmuştur. Bir öğrenci elindeki poğaçadan bir ısırık alıp söze girer: — “Monsieur Philippe, dünkü makalede Camus’nün saçmasını Descartes’ın metodik şüphesiyle temellendirmeye çalıştım. Ama antitezi kurarken aklın sınırlarına çarptım.”

Hoca tebessümle bakar: — “C’est très bien. Ama unutma: antitezi kuramayan akıl fikir üretmez, başkalarının dogmalarını tekrarlar.”

Aynı dakikalarda Haliç’in öbür yakasında, Cağaloğlu’ndaki eski Düyun-ı Umumiye binasında bambaşka bir ciddiyet hüküm sürer. Sarı-siyah montlu öğrenciler, saat tam 08.15’te laboratuvara giren fizik öğretmeni Herr Schmidt’in kronometresine kilitlenmiştir. Masalarda grafik hesap makineleri, milimetrik kâğıtlar ve Almanca fasiküller nizam içinde dizilidir. Herr Schmidt tahtaya döner: — “Keine Ausreden! Termodinamik ödevinde hata payını aşan üç öğrenci var. Doğanın kanunlarında edebiyat olmaz. Burada felsefe değil, hesap yapıyoruz.”

Bu iki sahne, şehrin iki yakasında yetişen iki zıt insan modelinin, retorik ustası ile hatasız hesapçının, başlangıç karesidir.


Fransız Kartezyenizmi: Thèse, Antithèse, Synthèse

Fransız ekolünden geçen bir öğrencinin ilk edindiği refleks Kartezyen yöntemdir. Bir kâğıtta doğru sonuca ulaşmak yetmez; önemli olan o sonuca giden zihinsel mimaridir:

  • Thèse: Savını zarif ve net bir dille ortaya koy.
  • Antithèse: Kendi savının en acımasız eleştirmeni ol.
  • Synthèse: İki zıt fikri daha üst bir düzlemde uzlaştır.

Fransa’daki bakalorya sisteminde bu yöntem, öğrencinin bir jüri önünde yirmi dakika konuştuğu “Grand Oral” gibi sınavlarla taçlanır. Bu tedrisat öğrenciye hiçbir olguya körü körüne inanmamayı, otoriteyi sorgulamayı ve kelimelerle satranç oynamayı öğretir. Erken yaşta Montaigne ve Baudelaire okuyan bir öğrenci, müzakere masasında karşısındakini retorikle köşeye sıkıştırabilen birine dönüşür.

İstanbul’da yaygın bir kanaat vardır: Hariciyenin “monşer” kuşakları büyük ölçüde bu Fransız mekteplerinden yetişmiştir. Bu kanaat, Galatasaray’ın pilav gününde masalarda hâlâ gururla dile getirilir.


Alman Rigoru: Abitur ve Sıfır Hata

İstanbul Erkek Lisesi ve Alman Lisesi’nin kapısından giren bir genç için retorik süslemeler ikinci plandadır. Bu ekolde hayat, optimize edilmesi gereken büyük bir mühendislik problemidir.

Ekolün temel taşı Abiturdur. Notlar 1,0’dan başlayarak milimetrik verilir; 1,1 ile 1,3 arasındaki küçük fark bile kontenjanlı bölümlerde bir şehirle başka bir şehir arasındaki farktır. Bir problem ya çözülmüştür ya çözülmemiştir; bir vida ya yuvasına oturmuştur ya da sistem arızalanmıştır.

Almanca eğitim alan öğrenci dakikliği ve sayıların diliyle konuşmayı kanına işler. Sabah 08.00 dersine 08.01’de gelen sınıfa alınmaz; mazeret dinlenmez.

Bu yüzden Alman Liselilerin kendi aralarındaki en büyük övgü “Pünktlich!“tir; bir arkadaşın düğününe tam saatinde gelmek, hediyeden daha çok konuşulur. Bu disiplin mezuniyetten sonra Münih’in, Aachen’ın ya da Karlsruhe’nin zorlu teknik üniversitelerinde meyvesini verir. Mezunların önemli bir kısmının mühendislik ve sanayide çalışması da bu yüzden kimseyi şaşırtmaz.


Moda Kafeleri ve Hackathon Geceleri

İki ekolün ayrışması derslikte kalmaz; hafta sonu ritüellerine ve giyime de yansır.

  • Fransız Liseliler: Hafta sonları Moda’nın üçüncü nesil kafelerinde, Beyoğlu pasajlarında ya da Cihangir bistrolarında toplanırlar. Masada edebiyat dergileri ve bağımsız film eleştirileri vardır. Giyimleri hafif bohem, biraz aristokrat, sistemi uzaktan zarifçe alaya alan bir ironiyle doludur.
  • Alman Liseliler: Hafta sonlarını kürek yarışlarında, dağcılık kamplarında ya da kırk sekiz saatlik yazılım maratonlarında geçirirler. Masada algoritmalar ve yenilenebilir enerji fizibiliteleri konuşulur. Giyimleri fonksiyonel, sade, markasız ama kaliteli teknik kıyafetlerdir.

Kadıköy vapurunda karşılaşan iki mezunun bakışması, iki Avrupa’nın karşılaşmasıdır: Biri Paris’te insan ruhunun çıkmazlarını tartışmaya, öbürü Stuttgart’ta yeni bir batarya hücresi tasarlamaya hazırlanmaktadır.


İki Ekolün Mirası

Bu iki ekol, cumhuriyet boyunca modernleşmenin yükünü iki ayrı koldan taşıdığına inanır. Fransız mekteplileri kendilerini antlaşma metinlerinin virgüllerini tartan hukukçular ve diplomatlar olarak görür; Alman mekteplileri fabrikaların montaj hatlarını kuran, barajların statik hesabını çıkaran sistem kurucular olarak. Biri sözün gücünü, öbürü maddenin gücünü temsil ettiğini söyler.

İki taraf da diğerine karşı ince bir küçümseme besler, ama asla kaba değildir. Galatasaraylı, Alman Liseli arkadaşının düğününde “Damadın konuşması tam üç dakika sürdü, saniyesi saniyesine” diye takılır; Alman Liseli de Galatasaraylının nikâh şahitliğinde “Gelin ‘evet’ demeden önce bir antitez kurdu mu?” diye sorar. Bu şakalaşma, iki ekolün birbirini ne kadar ciddiye aldığının en sağlam kanıtıdır.


Mükemmel Ortaklık

Peki Türkiye hangisine daha muhtaç? Cevap, şirket yönetim kurullarında ve Karaköy meyhanelerinde saklıdır. İş dünyasındaki en sağlam ortaklıkların bir kısmı, bir Fransız ekolü mezunuyla bir Alman ekolü mezununun aynı masaya oturduğu yerde doğar.

Karaköy’de bir balıkçıda buluşan iki eski mezun, biri Galatasaraylı, öbürü 1974 İstanbul Erkek mezunu, kadehlerini tokuşturur: — “Kemal, siz Fransızlar fikri öyle allayıp pullarsınız ki taş olsa elmas diye satarsınız. Ama fabrikanın vardiyasını kurmaya kalksanız ilk haftada şalter atar!”

Galatasaraylı bıyık altından güler: — “Haklısın Hans Selim! Ama siz de o kusursuz fabrikayı kurarsınız, sonra ürettiğiniz makineyi dünyaya satacak tek bir büyüleyici cümle kuramazsınız.”

Fransız ekolünden gelen ortak vizyonu çizer, müzakereleri yürütür, markanın hikâyesini anlatır. Alman ekolünden gelen ortak bütçeyi milimi milimine kontrol eder, tedarik zincirini kurar, üretimin aksamamasını garanti eder. Biri hayal eder ve ikna eder; öbürü hesaplar ve inşa eder.

Hesap gelince Hans Selim faturayı alır, kalemini çıkarır, kalemleri tek tek toplar: — “Yirmi iki lira fazla yazmışlar.”

Kemal garsonu çağırır, gülümser, iki dakika konuşur. Garson özür dileyerek gider ve masaya ikram iki kahve bırakır.

Hans Selim başını sallar: “İşte bunu Abitur’da öğretmiyorlar.”