LGS tercih maratonunun en hararetli günlerinde veli meclislerinin havası aniden ağırlaşır. Ekranda yalnızca puanlar ve yüzdelik dilimler sıralanmaz; Boğaz’ın iki yakasına dağılmış köklü okullar üzerinden üç ayrı dünya tahayyülü yarışır.
Bir yanda Cağaloğlu yokuşunun sarı-siyah heybeti ve Tünel’deki Alman nizamı; öbür yanda İstiklal’in tarihi kapısından Moda’ya uzanan Fransız Kartezyen zarafeti; ve Boğaz sırtlarındaki Amerikan pragmatizminin yeşil kampüsleri. Anne-babalar on dört yaşındaki çocuklarının önündeki on yılları belirleyecek o sorunun etrafında dönüp durur: “Almanca mı geleceği kurtarır, Fransızca mı beyefendi yetiştirir, yoksa İngilizcesiz adım bile atılmaz mı?”
Sabah 08.00: Üç Zil, Üç Dünya
Ekimin ilk serin pazartesi sabahı, saat 08.00. İstanbul’un üç ayrı köşesinde çalan ziller bambaşka dünyaların kapısını açar.
Cağaloğlu’nda, eski Düyun-ı Umumiye binasının önünde toplanan İstanbul Erkek Lisesi öğrencileri hafif bir çisenti altında sarı-siyah kabanlarının fermuarlarını çeker. Merdivendeki Alman nöbetçi öğretmenin saatine bakışındaki milimetrik disiplin adımlara sirayet etmiştir: — “Can, ikinci blokta matematik var. Herr Weber türev ispatında çarpım kuralı adımını atlayanın puanını kıracakmış, ezberledin mi?”
Aynı dakikalarda İstiklal’deki demir parmaklıklı kapının ardında, Galatasaray Lisesi’nin avlusunda bambaşka bir uğultu yükselir. Bir 10. sınıf öğrencisi devresine fısıldar: — “Dünkü felsefe ödevinde Sartre’ı Descartes’ın metodik şüphesiyle sentezledim. Thèse’i sağlam kurmazsan devre içinde bile laf yersin.”
Boğaz’ın kıyısında, Arnavutköy sırtlarındaki Robert College kampüsünde ise kafeteryadan yükselen filtre kahve kokusu sabah sisini dağıtır. Çimlerde oturan son sınıflar başvuru portallarını kontrol eder: — “Columbia’nın erken başvuru denemesini dün gece danışmana yolladım. Liderlik kısmını yeterince vurgulayamazsam bütün plan suya düşer.”
Bu üç sahne, dil ayrımının bir sözlük tercihi değil bir zihniyet inşası olduğunun en somut resmidir.
Alman Ekolü: Abitur, DSD ve Mühendis Hanedanı
Almanca eğitim veren okulların (İstanbul Erkek Lisesi, Alman Lisesi, Cağaloğlu Anadolu Lisesi) veli piyasasındaki en büyük kozu, diplomalarının Almanya’da gördüğü karşılıktır.
İki anahtar vardır:
- Abitur: İstanbul Erkek Lisesi ve Alman Lisesi’nde alınabilen bu diploma, Alman üniversitelerine genel giriş yeterliliği sağlar. Abiturlu bir Türk genci, başvuruda Almanya’daki bir lise mezunuyla aynı kulvarda yarışır.
- DSD II: Cağaloğlu Anadolu Lisesi gibi okullarda 12. sınıfta girilen bu resmi dil diploması (B2/C1), Alman üniversitelerinin istediği dil yeterliliğini belgeler.
Ekolün Türk aileleri için en baştan çıkarıcı tarafı maliyet rasyonalitesidir. Amerika’da dört yıllık bir lisansın toplam faturası bir servet tutarken, Almanya’da devlet üniversitelerinin çoğunda harç ya yoktur ya da düşüktür; dönemlik katkı payının içinde öğrenci bileti de gelir.
Karaköy vapurunda bir velinin diğerine fısıldadığı cümle ekolün özetidir: — “Kızım Robert’i de kazandı ama İstanbul Erkek’e verdim. Dört yılı Amerika’ya bayılacağıma Aachen’da makine okusun; artan parayla Frankfurt’ta ev alırız.”
Bu ekolden çıkanların kariyer omurgası genellikle mühendislik, otomotiv ve sanayi Ar-Ge’sidir: dakik, analitik, hataya sıfır tolerans.
Fransız Ekolü: Kartezyen Şüphe ve Devrecilik
Fransızca eğitim veren tarihi okullar (Galatasaray Lisesi, Saint-Joseph Fransız Lisesi, Saint-Benoît, Notre Dame de Sion, Sainte-Pulchérie) Türk modernleşmesinin entelektüel beşiklerinden sayılır.
Fransız ekolü öğrenciye formül ezberletmekten çok dünyayı bir metin gibi okumayı öğretir. Sınavdan beklenen doğru rakam kadar yöntemdir:
- Thèse: Fikrini cesurca ortaya koy.
- Antithèse: Kendi fikrinin en acımasız eleştirmeni ol.
- Synthèse: İki zıtlığı daha üst bir akılla uzlaştır.
Mezunların önünde Fransa’nın üniversiteleri vardır; Galatasaray için ise bir de 1992 Türk-Fransız protokolüyle kurulan, ilkokuldan üniversiteye uzanan Galatasaray Eğitim-Öğretim Kurumu çatısı.
Moda’daki bir kafede toplanan Saint-Joseph ve Galatasaray velilerinin masasında dönen sohbet, Alman ekolünün teknik hesaplarından çok farklıdır: — “Bizim oğlan fabrika bacası saymayacak. Diplomat olsun, Cenevre’de raportör olsun ya da tahkim baksın. Fransız mektebinin verdiği adabı ve çevreyi hiçbir para satın alamaz.”
Bu ekolün mezunları ömür boyu süren bir devrecilik zırhıyla korunur. Galatasaray’ın pilav gününde ya da Saint-Joseph’in Kadıköy bahçesinde kurulan bağ, elli yıl sonra tek bir telefonla kapı açmaya yeter.
Anglo-Sakson Pragmatizmi: Kampüs, Kulüp ve Fatura
Arnavutköy’de Robert College, Bağlarbaşı’nda Üsküdar Amerikan, İstinye’de Enka Okulları, Tuzla’da Koç Okulu… Anglo-Sakson ekolü, küresel iş dünyasının ve girişimciliğin dili sayılır.
Cephanelikte iki büyük silah vardır:
- AP: Amerikan üniversitelerinde kredi ve kabul avantajı sağlayan ileri düzey dersler.
- IB: Extended Essay ve TOK’la öğrenciye üniversite düzeyinde bir disiplin dayatan uluslararası diploma.
Bu okullarda eğitim amfide sessizce not tutmak demek değildir. Öğrenci ilk günden münazara kürsüsüne fırlatılır, kulüp yönetmeye zorlanır, topluluk önünde ikna edici sunumlar hazırlar. Burası “fikrini en iyi anlatan kazanır” felsefesinin laboratuvarıdır.
Parlak vitrinin arkasında ise ağır bir yük vardır. Levent’te bir veli durumu acı bir gülümsemeyle özetler: — “Kaydettirdik, sevindik. Asıl film şimdi başladı. Çocuk IB’nin ileri düzey dersleri altında eziliyor, pazar günleri bile deneme yazıyor. Üstüne dört yıllık Amerikan faturasını hazırlamazsanız ortada kalırsınız.”
Hangi Yatırım?
Velilerin kapalı kapılar ardında yaptığı muhasebe kabaca şöyledir: Bütçeyi tüketmeden dünya kalitesinde teknik bir kariyer arayanlar Alman ekolüne; diplomasi, hukuk ve entelektüel çevre arayanlar Fransız ekolüne; küresel ölçekte risk alıp büyük hedefler kovalayanlar ve bütçe sınırı tanımayanlar Anglo-Sakson ekolüne yönelir. Her ekolün de kendi riski vardır: biri ağır gramerle, biri bürokrasiye yakınlıkla, öbürü faturayla ödenir.
Ve her ekolün velisi, diğer ikisinin seçimini sessizce yanlış bulur. Alman ekolünün velisi Fransızları romantik, Fransız ekolünün velisi Amerikalıları sığ, Amerikan ekolünün velisi Almanları sıkıcı bulur. Üçü de çocuklarının hangi dilde rüya göreceğini değil, hangi dilde maaş bordrosu imzalayacağını hesaplamaktadır; ama hiçbiri bunu yüksek sesle söylemez.
Mezuniyetten Sonra
Haziran gecesi mezuniyet balolarının coşkusu dindiğinde, on sekiz yaşındaki gençlerin pasaport ceplerinde üç ayrı geleceğin koordinatları vardır.
Alman ekolünün mezunu Münih ya da Aachen trenine binerken laboratuvarda sabahlayacağı geceleri düşünür. Fransız ekolünün mezunu Ortaköy’de Boğaz’a bakarken devresinin uzattığı eli asla bırakmayacağını bilir. Anglo-Sakson ekolünün mezunu Boston uçağında laptopunu açıp ilk sunumunu hazırlar.
Yıllar sonra üçü İstanbul’da bir masada buluşur. Siparişi vermek için garson gelir. Alman Liseli menüyü inceler ve tam olarak ne istediğini söyler; Galatasaraylı garsonla yemeğin felsefesini tartışır; Robert’li ise “Hepimize aynısından” diyerek masaya liderlik eder. Hesap geldiğinde üçü birden cüzdanına uzanır ve aynı anda, aynı dilde söyler: “Bırak, ben öderim.”



