O kapının eşiğinde duranlar iyi bilir: Darüşşafaka’da dökülen ilk gözyaşı sadece bir ayrılığın hüznü değildir; yoksulluğa ve kaderin acımasızlığına karşı başlayan uzun bir yürüyüşün ilk adımıdır.
İstanbul’un Fatih sırtlarında, okul olarak tasarlanmış ilk yapılardan biri sayılan bina, uzun yıllar Darüşşafaka Lisesi’nin evi oldu. Ohannes Kalfa’nın tasarladığı ve bağışlarla yapılan bu binada okul 1873’te eğitime başladı. Adı bile her şeyi anlatır: Darüşşafaka, “şefkat yuvası” demektir.
Bu yazının imgesi bir kapıdır. Annesini ya da babasını kaybetmiş, maddi imkânsızlıklar içinde büyüyen on yaşındaki bir çocuğun, elini tutan büyüğünü bırakıp içeri adım attığı kapı.
1863: Bir Cemiyetin Kuruluşu
Darüşşafaka’nın kökü, 1863 tarihli fermanla faaliyete geçen ve Türkiye’nin eğitim alanındaki ilk sivil toplum kuruluşu sayılan Darüşşafaka Cemiyeti’ne, kuruluş adıyla Cemiyet-i Tedrisiye-i İslamiye’ye uzanır. Kurucular arasında Yusuf Ziya Paşa, Gazi Ahmed Muhtar Paşa, Vidinli Tevfik Paşa, Sakızlı Esad Paşa ve Ali Nâki Efendi gibi dönemin aydın bürokratları ve matematikçileri anılır.
Cemiyetin ilk derdi, yoksul çocuklara ve çıraklara okuma yazma öğretmekti. Kısa sürede asıl yaranın, kimsesiz kalan zeki çocukların eğitimsizlik yüzünden kaybolması olduğu anlaşıldı. 1873’te açılan okulun temel kuralı o günden bu yana değişmedi: Annesi ya da babası hayatta olmayan, ailesinin maddi imkânı yetersiz ve sınavla seçilen çocuklara parasız, yatılı ve en iyi eğitimi vermek.
Kapıdan İlk Adım
Mezunların ilk gün anlatıları birbirine çok benzer. Anadolu’nun bir kasabasından ya da şehrin bir kenar mahallesinden gelen küçük çocuk, annesinin, ninesinin ya da amcasının elini sımsıkı tutarak kapının önüne gelir. İçeride bekleyen öğretmenler çocuğu karşılar; dışarıda kalan büyüğün gözyaşları kapının demirlerine damlar. Kapı kapanır.
İçeride kalan çocuk için ilk günler hasretle, gizlice yastığa gömülen gözyaşlarıyla geçer. Darüşşafaka’nın yüz elli yıllık pedagojisi tam burada devreye girer: Üst sınıflar, yani birkaç yıl önce aynı kapıdan aynı şekilde girmiş öğrenciler, küçüklerin etrafını sarar. Yatağını düzeltir, suyunu getirir, yanına oturur: — “Ağlama kardeşim. Biz de böyle girdik. Burada yalnız değilsin.”
Kimsesizliğin soğuk acısı, böylece yavaş yavaş bir okul kardeşliğine dönüşür.
Bu kardeşliğin bir de görünmeyen yüzü vardır: Hafta sonu ailesi ziyarete gelemeyen bir arkadaşın yanında kalmak, bayramda evine gidemeyen bir çocukla bahçede top oynamak, bir veli gününde kimsenin gelmediği bir sırayı boş bırakmamak. Darüşşafakalılar bunları bir yönetmelikten değil, birbirlerinden öğrenir. Yıllar sonra iş hayatında birbirlerine uzattıkları el de o bahçede öğrenilmiştir.
Sınav Sabahları
Darüşşafaka Giriş Sınavı her yıl mayıs ya da haziranda Türkiye genelinde yapılır; ilkokul dördüncü sınıftaki, ölçütleri karşılayan çocuklar başvurabilir. Bu, eğitim takviminin en duygusal sabahlarından biridir.
Sınav binalarının kapısında bekleyen anneler, nineler, amcalar dualarla çocuklarını bekler. Ellerinde termoslar, çantalarında evden hazırlanmış börekler vardır; birbirlerini tanımazlar ama aynı kaygıyı paylaşırlar. Sınav bittiğinde çıkan çocuklara ilk sorulan soru “Nasıl geçti?” değil, “Acıktın mı?“dır. Sınavı kazanan çocuk dokuz yıllık, tam burslu, yatılı bir eğitime başlar. Eğitimden barınmaya, beslenmeden sağlığa kadar giderler ve üniversitede okuyan mezunlara verilen burslar, bağışlarla ayakta duran Cemiyet tarafından karşılanır.
Darüşşafaka’da öğrenci olunmaz; Darüşşafaka’nın çocuğu olunur.
Yetimlerin Yetiştirdiği Düşünce
Darüşşafaka sıralarından Türk düşünce hayatına büyük isimler çıktı. Matematikçi ve Darülfünun’un ileri gelen hocalarından Salih Zeki, çocuk yaşta bu okulda yetişti ve buradan Fransa’ya eğitime gönderildi.
Yazar, gazeteci ve tarihçi Ahmet Rasim de Darüşşafakalıydı; Falaka’da okul yıllarını, hocalarını ve yatakhane gecelerini anlatır. Falaka, bir yatılı okulun on dokuzuncu yüzyıldaki iç dünyasını bugüne taşıyan en canlı tanıklıklardan biridir: disiplin, şaka, açlık, dostluk ve bir sınıfın birbirine sarılması. Kitabın adı bile o dönemin eğitim anlayışından bir parça taşır; bugünkü okuyucu için hem güldüren hem ürperten bir hatıra defteridir. Bugün Darüşşafakalı bir öğrenci Falaka’yı okuduğunda, yüz kırk yıl önceki bir ağabeyin yatakhanesine misafir olur.
Yeşil-Siyah: Darüşşafaka Basketbolu
Darüşşafaka hafızası spordan, özellikle basketboldan ayrı düşünülemez. 1914’te kurulan Darüşşafaka Spor Kulübü, Türk basketbolunun köklü kulüplerindendir. Maslak’taki Ayhan Şahenk Spor Salonu, kulübün 2018’de kazandığı EuroCup şampiyonluğuyla Avrupa basketbolunun da sahnesi oldu.
Okulun bahçesindeki potalarda başlayan bir top sevgisinin, bir gün Avrupa kupası kaldıran bir kulübün adına dönüşmesi; Darüşşafaka’nın kendi hikâyesine benzer: Mütevazı bir başlangıç, uzun bir sabır ve sonunda herkesi şaşırtan bir zafer.
1955’ten Maslak’a
Cumhuriyet döneminin önemli adımlarından biri 1955’te İngilizce öğretime geçilmesiydi. Okul bugün karma eğitim veriyor; kız ve erkek çocuklar aynı kardeşlik düzeninin içinde büyüyor.
1994’te Fatih’teki kampüs satıldı ve okul Maslak’taki yeni binasına taşındı. Fatih’teki tarihi bina geride kaldı; ama mezunların anlattığı kapı hikâyesi Maslak’a da taşındı. Her yeni kuşak, binası farklı da olsa, aynı ilk günü yaşar.
Cemiyete Vefa
Darüşşafaka mezunları, Türkiye’nin en sadık mezun topluluklarından biri olarak bilinir. Aralarındaki bağ bir okul arkadaşlığından çok, aynı kaderi paylaşmış olmanın kardeşliğidir.
Mezunların cemiyete bağış yapması, kurumun yaşamasının temel taşıdır. Kendisini yokluktan alıp bir meslek sahibi yapan okula vefa borcunu ödemek, pek çok mezun için hayat boyu taşınan bir görevdir. Darüşşafaka yüz altmış yılı aşkın süredir bu bağışlarla ayakta duruyor. Bir mezunun ilk maaşından cemiyete ayırdığı küçük bir pay, belki de bir başka çocuğun sınav sabahı içtiği çayın parasıdır.
Yazılı Olmayan Kurallar
- Kimse kimsesiz değildir: Okul çatısı altında her öğrenci birbirinin ailesidir.
- Kapı ahdi: İçeri adım atan her çocuk, arkasında bıraktığı kederi bir gün bir başkasının elinden tutarak öder.
- Emek borcu: Okula milletin bağışlarıyla gelinmiştir; tembellik bu yüzden burada başka okullardan daha ağır bir kusurdur.
- Abilik ve ablalık: Üst sınıflar küçüklerin koruyucusudur.
- Ömür boyu vefa: Okul bittikten sonra cemiyeti unutmak olmaz.
Kapanış
Eylülün ilk günü, Maslak’ta. Kapının önünde on yaşında bir çocuk, ninesinin elini bırakmak istemez. İçeriden bir son sınıf öğrencisi gelir, çocuğun önünde diz çöker.
— “Adın ne?” — “Emre.” — “Benim de ilk günüm böyleydi Emre. Bak, ben şimdi buradayım ve hiç ağlamıyorum.” — “Hiç mi?”
Son sınıf bir an duraksar, gülümser: — “Sadece sınav sonuçlarında.”
Emre gülmeye başlar. Ninesinin elini bırakır, son sınıfın elini tutar. Kapı arkalarından kapanır; içeride yeni bir kardeş daha vardır.



