Türkiye’nin tarım toplumundan sanayi ülkesine dönüşümüne yakından baktığınızda, kimya tesislerinin, otomotiv hatlarının ve beyaz eşya bantlarının arkasında sık sık aynı kurumsal ekseni görürsünüz: Almanya’da okumuş mühendisler. Bu eksenin İstanbul’daki iki lise kökü de bellidir: Cağaloğlu’ndaki İstanbul Erkek Lisesi ve Tünel’deki Özel Alman Lisesi.
Bu iki okuldan çıkıp Almanya’nın teknik üniversitelerine, Aachen’a, Münih’e, Berlin’e, Karlsruhe’ye giden gençler, kuşaklar boyunca sanayinin mühendislik kadrolarına karıştı. Fransız ekolünün hukuk ve diplomasiyle, Amerikan ekolünün finans ve pazarlamayla anıldığı bir modernleşme hikâyesinde, tulumu giyip fabrika zemininde talaş ve motor yağı koklayan kesim çoğu zaman bu Alman tedrisatından geçenler oldu.
Cağaloğlu’ndan Ren Kıyılarına
İki okulun kökleri 19. yüzyıla uzanır: Alman Lisesi 1868’de, İstanbul Erkek Lisesi’nin atası Numune-i Terakki 1884’te kuruldu. İstanbul Erkek’te Almanca eğitim 1955’te yeniden başladı.
Bu boru hattı hiçbir zaman kesintisiz akmadı. Alman Lisesi 1918’de kapandı, binası işgal yıllarında kışla oldu; 1924’te yeniden açıldı. 1945’te bir kez daha kapatıldı ve binasına ancak 1953’te kavuştu. Yani bugün “yüz elli yıllık gelenek” diye anılan hattın içinde, iki kez söndürülüp yeniden yakılmış bir ocak vardır. Belki de mezunların inatçılığı buradan gelir: Kapanan okulu yeniden açtıranların torunları, kapanan bir fabrikayı yeniden çalıştırmaktan korkmaz.
Bu okulların öğrencilerine kazandırdığı en büyük ayrıcalık Abiturdur. Türkiye’de yalnızca bu iki okulda verilen bu diploma, Alman üniversitelerine genel giriş yeterliliği sağlar. Cağaloğlu’ndan ya da Tünel’den çıkan on sekiz yaşındaki bir genç, Almanya’daki bir lise mezunuyla aynı kulvarda başvurabilir.
Almanya’daki ilk dönem bu gençler için bir şok da değildir aslında. Cağaloğlu’nda Alman öğretmenle dört yıl türev çözmüş, laboratuvar raporunu Almanca yazmış biri için amfi tanıdık gelir; yabancı olan, yurt odasının sessizliği ve pazar günü kapalı marketlerdir. İlk kış en çok özlenen şey de okulun kendisi değil, Cağaloğlu’ndaki simitçidir.
Kuzey Ren-Vestfalya’daki RWTH Aachen, mezun hikâyelerinde adeta bu okulların gayriresmi mühendislik fakültesi gibi anılır. Aachen’ın makine ve metalurji laboratuvarlarında sabahlayan Türk öğrencilerin, savaş sonrası Almanya’nın “ekonomik mucize” yıllarının endüstriyel disiplinini yerinde gördüğü anlatılır. Dönenlerin kafasında tek bir hedef vardı: montajcılık yerine üretim.
Alman Ekolü Yalnızca Liseden Geçmez
Alman mühendislik etkisinin her zaman bu iki liseden geçmediğini hatırlatan en iyi örnek, modern Türk ilaç sanayisinin kurucularından Nejat Eczacıbaşı’dır. Robert Kolej’i bitirdikten sonra kimyayı Heidelberg’de okudu, 1937’de Berlin’de kimya doktoru oldu; 1940’ların başında kurduğu küçük laboratuvarda vitamin hapları üretti. Anılarını 1982’de Kuşaktan Kuşağa adıyla yayımladı.
Hikâyesi, Alman laboratuvar disiplininin Türkiye’ye nasıl taşındığını gösterir: reçetelerin miligram hassasiyeti, ham madde testlerinde sıfır hata, fabrika zemininde sıkı hijyen. Lise Robert, üniversite Heidelberg; Türk sanayisinin hamuru tam da bu karışımla yoğruldu.
Otomotiv ve Ağır Sanayi: Alman Ortaklıkları
1960’lar, Türkiye’nin montajdan lisanslı üretime geçtiği on yıldı. Bu dönemde kurulan Alman ortaklıkları, Almanca bilen mühendisler için doğal bir oyun alanı oldu:
Alman sanayisinin bu topraklardaki hikâyesi aslında çok daha eskiye uzanır: Siemens’in Osmanlı’daki ilk işi, 1856’da kurulan bir telgraf hattıdır. Cumhuriyet’in ilk santrallerinden trafo merkezlerine kadar Alman mühendisliği, Türk mühendislerin hep karşısında, yanında ya da başında durdu.
- Otomarsan (1967): Daimler-Benz ortaklığıyla İstanbul Davutpaşa’da kurulan, sonradan Mercedes-Benz Türk adını alan şirket, O302 otobüsleriyle hafızalara kazındı. Stuttgart ile yazışmalar Almanca yürür, tolerans hesapları Alman normlarına göre yapılırdı.
- MAN (1966): Ankara’da kurulan kamyon ve otobüs fabrikası, ağır ticari araç üretiminde bir okul niteliğindeydi.
- Bursa’nın yan sanayisi: Bosch’un Bursa’daki fabrikası başta olmak üzere bölgenin otomotiv havzası, Alman teknik şartnamelerini Türk üretim hatlarına uyarlayan mühendislerle büyüdü.
Bu fabrikaların koridorlarında, Almanca teknik dokümanı okuyup vardiya amiriyle Türkçe tartışabilen mühendislere her zaman ihtiyaç vardı. Cağaloğlu ve Tünel mezunları, bu ihtiyacın en doğal adaylarındandı. Almanca bir teknik resmin kenarına Türkçe not düşen, Stuttgart’a giden faksın son cümlesine bir “Mit freundlichen Grüßen” ekleyip vardiya amirine “Kolay gelsin usta” diyen bu mühendisler, iki dilin arasındaki boşluğu fabrika zemininde kapatırdı.
Türk-Alman Üniversitesi: Yeni Köprü
2010’lu yıllarda bu bağ yeni bir kurumsal biçim aldı: İstanbul Beykoz’da iki ülke arasındaki anlaşmayla kurulan Türk-Alman Üniversitesi. Almanya’daki üniversitelerden oluşan bir konsorsiyumla birlikte yürütülen yapı, Almanca mühendislik eğitimini İstanbul’a taşıdı. Cağaloğlu’ndan ve Tünel’den çıkan yeni kuşaklar için Ren kıyısına gitmeden Alman akademik geleneğine dokunmanın yolu açıldı.
“DIN Normu” Zihniyeti
Alman ekolünden fabrikalara taşınan kültür, yazılı kuralların ötesinde bir zihniyettir:
- DIN hassasiyeti: Teknik resim dersinde cetvelin ucundaki küçük kaymanın projeyi iptal ettireceğini öğrenen öğrenci, fabrikada da aynı kuralla yaşar: “Yaklaşık olarak doğru” diye bir şey yoktur. Parça ya çizime uyar ya hurdaya gider.
- Dakiklik ve vardiya: 08.00 vardiyasına 08.02’de gelmek, bu kültürde iş arkadaşlarına saygısızlıktır. İyi bir fabrika müdürünün mesaisi, sabahın ilk ışığında üretim sahasını yürüyerek başlar.
- Liyakat hiyerarşisi: Fransız bürokrasisinin unvanlarına ya da Amerikan şirketlerinin “Vice President” kartvizitlerine karşılık, bu kültürde en büyük saygı “Herr Ingenieur”a duyulur. Saygınlık kravattan değil, tezgâhta sorun çözmekten gelir.
- Rapor kültürü: Almanya’da staj yapan her öğrenci haftalık rapor yazar; bu alışkanlık Türkiye’ye dönünce de bırakılmaz. Bu mühendislerin masasında, kimsenin istemediği ama herkesin sonunda okuduğu bir “haftalık durum notu” hep vardır.
- Ağabeylik: Aachen’da okuyan genç bir mezunun Alman ortaklı bir fabrikada zorunlu stajını ayarlaması, kıdemli mezunların bir telefonu sayesinde hep biraz daha kolay olmuştur.
Fabrika Hangarındaki Sessiz Kuşak
Finans dünyası faiz oranlarını, reklamcılar sloganları, diplomatlar antlaşmaları konuşurken; fabrika hangarlarında, döküm ocaklarının sıcağında ve Ar-Ge laboratuvarlarında üretim kapasitesini kuranlar çoğu zaman bu sessiz mühendis kuşağıydı.
Bugün o kuşağın torunları Aachen’da, Münih’te, Karlsruhe’de aynı amfilerde oturuyor. Bir pazar akşamı Aachen’daki bir öğrenci yurdunun ortak mutfağında, sarı-siyah atkılı bir birinci sınıf öğrencisi mercimek çorbası pişirir; yanındaki Alman arkadaşı tencereye bakar, “Tarifi var mı?” diye sorar.
— “Var. Annem WhatsApp’tan yolladı.” — “Kaç gram mercimek?” — “Bir avuç.” — “Bir avuç kaç gram?”
Cağaloğlu’nda dört yıl DIN normuyla yaşamış genç, ilk kez bir ölçünün tam olarak tarif edilemediğini fark eder. Telefonunu çıkarır, annesini arar: — “Anne, senin avucun kaç gram?”
Hattın öbür ucunda uzun bir sessizlik olur. Sonra annesi güler: “Oğlum, sen mühendis olacaksın, ben değil. Tart, yaz, bana da gönder.”



