Ocak ayının dondurucu bir Ankara akşamı, saat 19.15. Bir olimpiyat kampının yemekhanesinde alışılmadık bir sessizlik var.

Tepsilerdeki mercimek çorbaları ve fırın tavuklar çoktan soğumuş; ama on beş-on altı yaşındaki gençlerin hiçbirinin tabağa el uzatacak vakti yok. Peçetelerin, bardak altlıklarının, hatta yemek listelerinin üzeri mavi tükenmezle karalanmış sayılar teorisi eşitsizlikleri ve algoritma karmaşıklığı hesaplarıyla dolu.

Yan yana oturan İzmir Fen Lisesi’nden bir bilgisayar olimpiyatçısı ile Ankara Fen Lisesi’nden matematikçi oda arkadaşı, yağ lekeli bir peçeteye eğilmiş fısıldaşıyor: — “Bak, Euler fonksiyonunu modülo p kareye genişletirsen döngüyü logaritmik zamanda kırarsın. Geçen yılki o meşhur geometri sorusunun cebirsel izdüşümü tam olarak bu!”

Salonda patates kızartması ve ıslak mont kokusuna karışan şey, uluslararası madalya için girilen bir entelektüel savaşın saf enerjisidir.

Matematik (IMO), fizik (IPhO), kimya (IChO), biyoloji (IBO) ve bilgisayar (IOI)… Dünyanın en zorlu zekâ yarışmalarına giden milli takımlar nereden çıkıyor? Önce sayılar: IMO’nun resmi kayıtlarına göre Türkiye bu olimpiyata ilk kez 1978’de katıldı ve bugüne kadar 25 altın, 80 gümüş ve 98 bronz madalya topladı. Madalyaların okullara göre resmi bir dökümü ise yok; kulislerdeki cevap hep aynı birkaç okulun adıyla başlar; ama hikâyenin asıl kahramanı okullar değil, o peçeteler ve o peçetelerin başında sabahlayan çocuklardır.


Kamp: Akademik Gladyatörler

Her yıl on binlerce lise öğrencisi TÜBİTAK bilim olimpiyatlarının birinci aşamasına girer. Bu kitleden süzülen en başarılı öğrenciler kış kamplarına çağrılır.

Dışarıdan masum bir yetenek kursu gibi görünen kamplar, içeride akademik bir gladyatör dövüşüdür. Sabah derslerinde üniversite hocaları amfiye girer; tahtaya üniversitenin son sınıflarında görülen soyut cebir, ileri geometri ya da veri yapıları teoremleri yazılır. Öğrenciler gün boyu bu teoremleri ispatlamaya, yeni algoritmalar kurmaya zorlanır.

Çünkü kampın sonundaki seçme sınavı, yalnızca birkaç kişilik asil kadroyu belirler. Tek bir işlem hatası, bir yılın uykusuz gecelerinin heba olması ve milli takım formasının kaçması demektir.

Kampta fısıldanan yazılı olmayan kanun basittir: — “Burada nezaket yoktur, sadece ispat vardır. Bir teoremi yarım bırakan, ertesi sabah bavulunu toplar.”


Bonservis Borsası

1980’li ve 90’lı yıllarda olimpiyat takımlarının omurgasını ağırlıkla Ankara Fen Lisesi ve İzmir Fen Lisesi gibi devlet fen liselerinin oluşturduğu anlatılır. 2000’lerden sonra büyük bütçeli özel ve vakıf okulları da yarışa girdi; Enka Okulları ve üstün yetenekliler için kurulmuş TEVİTÖL bu yeni dönemin en çok anılan isimlerindendir. Tarihi devlet liseleri de oyundan çekilmedi; İstanbul Erkek Lisesi gibi okulların fen kulüplerinde yetişen öğrenciler kamp listelerinde boy göstermeye devam ediyor.

Olimpiyat madalyasının prestijini keşfeden bazı özel okullar, futbol kulüplerini aratmayan bir yetenek takibi kurdu. Birinci aşama sonuçlarının açıklandığı akşam, Tokat’ta, Denizli’de ya da Kırşehir’de mütevazı bir evin telefonu çalar: — “Tebrik ederiz beyefendi, oğlunuz fizikte dereceye girdi. Okulumuzda tam burs, konaklama ve deneyimli bir olimpiyat antrenörüyle çalışma imkânı sunuyoruz. Üniversite başvurularında danışmanlık da bizden.”

Taşradaki memur ya da öğretmen bir ailenin bu teklife direnmesi zordur. Teklif, okulun emektar hocalarında ise derin bir hüzün bırakır. Öğretmenler odasında, yıllardır maaşından artırarak öğrencisine kitap alan bir matematik hocası çayını karıştırırken konuşur: — “Bu çocuğu köyden aldık, geceleri etütte tahtada ispat yazdırdık, birinci aşamayı kazandırdık. Ertesi hafta İstanbul’dan telefon geldi. Çocuğun geleceğine engel olamazsın, sevinirsin; ama o boş ranzaya bakınca yüreğinden bir parça kopar. Biz fidanı dikiyoruz, meyvesini başkası topluyor.”

Okul değiştiren çocuk ise iki okulun arasında kalır: eski hocasına mesaj atmaya utanır, yeni okulunda da “transfer” diye anılır. Kampta karşılaştıklarında eski hocası ona bir şey sormaz, sadece “Çorbayı soğutma” der. Devlet fen liseleri ile özel okullar arasındaki sessiz gerilim, işte bu boş ranzaların kırgınlığından beslenir.


Sınav Salonu: Dört Buçuk Saat

Uluslararası yarışma salonuna girildiğinde Türkiye’deki iç rekabet bir anda unutulur ve karşınıza küresel bir bilim makinesi çıkar. Çin ve Rusya gibi ülkelerin ekipleri, yıllar süren sistemli hazırlıklarıyla bilinir.

IMO’da sınav sabahı kitapçıklar dağıtıldığında salona çöken sessizlik bir ameliyathaneyi andırır. Öğrencinin önünde üç soru ve dört buçuk saat vardır.

Sorular okul müfredatıyla uzaktan yakından ilgili değildir. Tipik bir soru şöyle başlayabilir: “Düzlemde sonlu sayıda nokta verilmiştir. Herhangi üçünün oluşturduğu üçgenin alanı 1’den büyük değildir…”

O dört buçuk saat boyunca şakaklardan terler süzülür, karalama kâğıtları dağ gibi yığılır. Tek bir sorunun tam ispatı bazen sayfalar tutar. Sınav bitiminde salondan çıkan takım, ilk on dakika hiç konuşmaz; sonra biri, hep aynı biri, “İkinci soruda n çift miydi?” diye sorar ve bütün takım koridorun ortasında yeniden sınava girer. O salondan madalyayla çıkan bir liseli, sadece bir sınavı geçmemiştir; dünyanın en zorlu analitik liginde kendi yerini kazanmıştır.


Madalyanın Küresel Karşılığı

Peki bir lise öğrencisinin kazandığı o küçük bronz, gümüş ya da altın madalya hayatında neyi değiştirir? Çok şeyi.

Dünyanın önde gelen üniversiteleri, uluslararası olimpiyat madalyasını en güvenilir yetenek göstergelerinden biri sayar. Madalyalı öğrenciler burslarla, araştırma kamplarıyla, yaz okullarıyla karşılaşır; birkaç yıl sonra teknoloji ve finans şirketlerinin algoritma masaları da aynı listeleri izler. Türkiye’de ise madalya, ailenin salonundaki vitrinin en ortasına konur; misafir geldiğinde ilk gösterilen, ama çocuğun kendisinin bir daha pek dönüp bakmadığı bir nesnedir.


Olimpiyatçının Bedeli

Bu göz kamaştırıcı başarının arkasında, madalya töreninin ışıltısında görünmeyen bir bedel de vardır.

On dört ile on sekiz yaş arasındaki en hayat dolu yıllarını günde saatlerce fonksiyonel denklemler ve kombinatorik problemlerle geçiren bu gençler, akranlarının sosyal hayatına yabancılaşabilir. Lise aşklarını, okul partilerini, sinema kaçamaklarını çoğu zaman pas geçerler. Rüyalarında bile matris köşegenleri görürler.

Eski olimpiyatçıların yıllar sonra anlattığı hikâyelerin ortak cümlesi de budur: problem çözemediğinde günlerce kimseyle konuşmamak, yemekhaneye inmeyip ranzada tavanı izlemek. Ve olimpiyat bittiğinde, bir kafede sıradan biriyle havadan sudan nasıl konuşulacağını yeniden öğrenmek.


Peçetede Kalan Formül

Yemekhanede saat 21.00’i gösterdiğinde görevli tepsileri toplamaya başlar. İzmir Fen’li çocuk peçeteyi katlayıp cebine koymaya çalışırken görevli elini uzatır:

— “Evladım o peçete çöp, ver onu.” — “Abla bu çöp değil, ispat.”

Görevli peçeteye bakar, mercimek lekesinin altındaki sembolleri görür, omuz silker ve yeni bir peçete uzatır: — “Al, temizini de yaz. Yarın yine soğuk yemeyin çorbayı.”