Türkiye’nin savunma sanayii ve yüksek teknoloji alanında son kırk yılda kat ettiği mesafe, radarlardan elektro-optik sistemlere, insansız hava araçlarından uydu projelerine kadar geniş bir alana yayılıyor. Bu dönüşümün merkezinde ASELSAN, ROKETSAN, TUSAŞ, HAVELSAN ve TÜBİTAK’ın savunma araştırma enstitüleri gibi kurumlar ve bu kurumlarda çalışan binlerce mühendis var.
Bu mühendislerin hikâyelerini dinlediğinizde sık sık aynı okulların adları geçer: Ankara Fen Lisesi, İzmir Fen Lisesi, İstanbul Atatürk Fen Lisesi, Adana Fen Lisesi ve diğer fen liseleri. Bu yazı, bu “fen liseliler ittifakı” anlatısının nereden geldiğini ve neresinin doğrulanabildiğini konu alıyor.
Ambargodan Laboratuvara
Türkiye’de yerli savunma elektroniğine yönelişin dönüm noktalarından biri, 1974 Kıbrıs Harekâtı’nın ardından ABD’nin uyguladığı silah ambargosuydu. Yabancı tedarikçilere bağımlılığın riskleri görülünce yerli üretim için adımlar atıldı; ASELSAN 1975’te kuruldu.
Aynı yıllarda Ankara Fen Lisesi’nin ilk mezunları üniversitelerden çıkıyordu. Okul 1964’te, Millî Eğitim Bakanlığı, Ford Vakfı, ODTÜ ve AID’nin ortak projesiyle açılmış, ilk mezunlarını 1967’de vermişti. Fen ve matematikte yoğun eğitim almış bu kuşağın bir kısmı ODTÜ’nün mühendislik bölümlerine, oradan da yeni kurulan savunma şirketlerine yöneldi.
Bu iki hikâyenin aynı dönemde, aynı şehirde, birbirine birkaç kilometre mesafede başlaması, mühendislerin anlatısında bir tesadüften çok bir kader gibi anılır.
Ankara’nın Coğrafyası
Savunma sanayiinin fen liseleriyle bağının en güçlü göründüğü yer Ankara. Ankara Fen Lisesi’nin ODTÜ arazisinin içinde olması, ODTÜ’nün de savunma şirketleriyle uzun süredir yakın ilişki içinde bulunması, bu üçlü arasında doğal bir koridor oluşturdu.
Mühendislerin anlattığı tipik yol şöyledir: Fen lisesinden ODTÜ ya da Bilkent’in mühendislik bölümüne, üniversitenin son yıllarında bir savunma şirketinde staja, mezuniyetten sonra aynı şirkette ilk işe. Bu yolun bir kısmı ODTÜ Teknokent’teki ofislerden, bir kısmı Ankara’nın çevresindeki büyük tesislerden geçer.
Bu rota tek yol değil. Savunma şirketlerinde çalışan mühendislerin büyük bölümü fen liselerinden değil, Anadolu liselerinden ve diğer okullardan geliyor; fen liselerinin toplam mezun sayısı zaten sınırlı. Hangi şirkette hangi okuldan kaç mühendis çalıştığına dair kamuya açık bir veri de yok. Ama mühendislerin kendi anlatılarında fen lisesi mezunları belirgin bir grup olarak öne çıkıyor.
Etüt Salonundan Laboratuvara
Mühendislerin fen lisesi geçmişlerini anlatırken vurguladıkları şey genellikle belirli bir bilgi değil, bir alışkanlıktır.
Bir radar sisteminin, bir güdüm algoritmasının ya da bir şifreleme yönteminin tasarımı, uzun süre tek bir problem üzerinde çalışmayı gerektirir. Fen liselerinde yatakhane etütlerinde günlerce aynı soruyla uğraşmış biri için bu tanıdık bir durumdur. Mühendislerin sık kullandığı bir ifade var: “Lisede çözülemeyen bir soruyla yatmayı öğrendik. Burada da aynısını yapıyoruz.”
Bir diğer ortak nokta ekip çalışması. Fen liselerinin yurt odalarında başlayan ortak problem çözme alışkanlığı, büyük mühendislik projelerindeki ekip kültürüne kolayca taşınıyor. Bir alt sistemin sorunu çözülemediğinde farklı ekiplerden mühendislerin bir masa etrafında toplanması, mezunların gözünde lisedeki koridor tahtasının büyük versiyonu.
Olimpiyatçılar ve Kriptoloji
Fen liselerinin bilim olimpiyatı geleneği, savunma alanının bazı uzmanlık dallarında da anılıyor. Kriptoloji ve siber güvenlik gibi alanlar, ileri matematik ve algoritma bilgisi gerektiriyor; olimpiyat geçmişi olan mühendislerin bu alanlara yönelmesi şaşırtıcı değil.
Mezun anlatılarında öne çıkan şey, rakamlardan çok tanışıklıktır: Bir olimpiyat kampında tanışan iki öğrencinin yıllar sonra aynı projede yeniden karşılaşması.
İstanbul ve İzmir’den Gelenler
Ankara’nın coğrafi avantajı ortada; ama mühendis hikâyelerinde İstanbul ve İzmir’in fen liseleri de sık geçer.
İstanbul Atatürk Fen Lisesi 1982’de, Kadıköy’ün Kuyubaşı semtinde, bir zamanlar V. Murat’a ait bir av köşkünün de bulunduğu kırk dönümlük tarihi bir bahçede kuruldu. İlk mezunlarını 1985’te verdi. Marmara Üniversitesi’nin Göztepe kampüsüne komşu okulun mezunları, İstanbul’un mühendislik fakülteleri üzerinden savunma ve havacılık şirketlerine uzanan bir başka koridor oluşturur.
İzmir Fen Lisesi ise 1983’te Türkiye’nin üçüncü fen lisesi olarak açıldı ve 1984’ten beri Ege Üniversitesi kampüsünde. İzmir’den Ankara’ya ya da İstanbul’a uzanan yol, Ege’nin mühendis adaylarının izlediği rotalardan biri.
Üç büyük şehrin fen liseleri, farklı yollardan aynı laboratuvarlara varan kuşaklar yetiştirdi. Laboratuvarda ise kimin hangi şehirden geldiği, ilk test sonucundan sonra pek konuşulmaz.
Adana’dan Bir Örnek
Adana Fen Lisesi’nin hikâyesi, fen liselerinin Ankara dışındaki köklerini de hatırlatıyor. 2 Eylül 1987’de kurulan okul, eğitime “Eytamhane” ya da “Taş Bina” olarak bilinen tarihi bir yapıda başladı. 1909’da yetim kalan Ermeni çocukları için açılan bina, zaman içinde kız okulu, öğretmen okulu, eğitim enstitüsü ve Adana Anadolu Lisesi olarak kullanıldı.
Bugün Taş Bina’nın üst katında pansiyonda kalan öğrencilerin yatakhanesi var; yeni ek binada laboratuvarlar ve kütüphane bulunuyor. Yaklaşık kırk dönümlük yeşil bir alanda, şehrin ortasında yer alan okul, Çukurova’nın mühendis adaylarının yetiştiği yerlerden biri.
Adana’dan Ankara’ya, oradan bir savunma şirketinin laboratuvarına uzanan yol, mühendislerin anlattığı hikâyelerin Anadolu versiyonudur.
Gizlilik Perdesi
Savunma sanayii hikâyelerini anlatmanın bir zorluğu var: Bu kurumlarda yapılan işlerin önemli bir kısmı gizli. Mühendisler hangi projede çalıştıklarını çoğu zaman ayrıntılı anlatamaz; kamuoyuna duyurulan başarılar da genellikle şirketlerin ve ekiplerin adıyla, bireylerin adıyla değil, ilan edilir.
Bu yüzden “fen liseliler ittifakı” anlatısı büyük ölçüde mezunların kendi aralarında paylaştıkları hikâyelere dayanıyor. Bir mezun buluşmasında, birinin “Bizim ekipte üç fen liseli var” demesi; bir başkasının “Bizde de” diye karşılık vermesi. Bu sohbetler ne istatistik ne belge; ama bir topluluğun kendini nasıl gördüğünü anlatıyor.
Yazısız Kurallar
Mühendislerin anlattığı yazısız kurallar şöyle özetlenebilir:
- Problemle yatmak: Çözülemeyen bir problem ertesi sabaha kadar beklenir; aceleyle yanlış çözüm üretilmez.
- Paylaşılan bilgi: Bir ekipte bilgiyi saklamak, lisedeki yurt ahlakına olduğu gibi burada da aykırıdır.
- Alçakgönüllülük: Kimin hangi başarıda payı olduğu konuşulmaz; başarı ekibindir.
- Gençlere yol açmak: Stajyer olarak gelen genç bir mühendis, kıdemlilerin gözetiminde yetişir.
Kapanış
Ankara’nın dışındaki bir tesiste, gece yarısına yakın bir saatte bir laboratuvarın ışığı hâlâ yanıyor. İçeride iki mühendis bir test sonucuna bakıyor.
Biri öbürüne döner: “Bu hata lisedeki o soruya benziyor. Hatırlıyor musun, koridor tahtasında üç gün kalmıştı.”
Öbürü güler: “Hatırlıyorum. Dördüncü gün çözmüştük. Bunu da dördüncü gün çözeriz.”



