Arnavutköy’ün dik yokuşunu tırmanıp sırtlara ulaştığınızda, şehirden yalıtılmış, ağaçların gölgelediği bir vaha karşınıza çıkar. Taş binalar, İngilizce yön levhaları, üzerinde frizbi oynanan çimenler ve Boğaz’a tepeden bakan bir sessizlik. Burası, 1863’te Cyrus Hamlin ve Christopher Robert’in kurduğu, imparatorluktan cumhuriyete ülkenin en etkili mezun ağlarından birini yetiştiren Robert College’ın kampüsüdür.

İş dünyasının kulislerinde yıllardır fısıldanan bir tabir vardır: “Robert mafyası.” Kimine göre büyük şirketlerin tepe yöneticileri, reklam ajanslarının kurucuları ve edebiyatın en ünlü kalemleri bu “gizli kartel”in üyeleridir. Peki bu iddianın ne kadarı şehir efsanesi, ne kadarı sosyolojik gerçeklik?


Tepeye Tırmanış: Önce Sınav

Önce şunun altını çizmek gerekir: Robert College sadece bir zengin çocuğu kulübü değildir. Okulun ücreti bugün pek çok ailenin yıllık gelirini aşar; ama kapıdan girmenin ilk şartı paranın miktarı değil, merkezi sınavın en üst dilimine girmektir. Okul her yıl bu dilimden 180 ile 220 arasında öğrenci alır.

Burslar sayesinde Anadolu’nun uzak kasabalarından gelen yetenekli çocuklar ile İstanbul’un köklü ailelerinin çocukları aynı sıralarda, aynı tiyatro kulübünde, aynı Model Birleşmiş Milletler delegasyonunda buluşur. Kampüsteki asıl kimyasal reaksiyon budur: Birinin matematik sezgisi, öbürünün şehirli özgüveniyle karşılaşır ve beş yıl boyunca birbirine bulaşır. Mezuniyette hangi özelliğin kimden geldiğini ayırt etmek zorlaşır; Anadolulu burslu Boğaz’ın kıyısında rahatça konuşmayı, şehirli çocuk ise bir problemi sabırla çözmeyi öğrenmiştir. Bu takas, “mafya” dedikleri ağın görünmeyen ilk sözleşmesidir.


Devrecilik Değil, Senli Benlilik

Robert mezunları arasındaki bağ, Galatasaray’ın devrecilik hiyerarşisinden çok farklı çalışır. Robertliler arasında yaşa dayalı katı bir ast-üst ilişkisi yoktur; 1975 mezunu bir fon yöneticisiyle 2024 mezunu bir stajyerin ilk dakikadan senli benli konuşması olağandır. Kendilerini devre yıllarıyla tanıtırlar: “RC 75”, “RC 24”. Bu kısa kod, aradaki elli yılı tek hamlede siler. Yaşlı mezun gence ilk soruyu da hemen sorar: “Hangi hoca hâlâ orada?” Bir hocanın adı geçtiği an, iki yabancı aynı sınıfın eski öğrencisine dönüşür.

Bağlayıcı çimento ortak mizah, ortak kampüs hafızası ve okulun Anglo-Sakson liberal havasıdır. Londra’da bir banka katında ya da New York’ta bir tasarım stüdyosunda iki Robertli karşılaştığında, aradaki resmiyet buharlaşır.


Kim Bu Mezunlar?

Türkiye’nin siyaset, iş ve edebiyat haritasını açtığınızda bu tepeden geçmiş isimlere sık rastlarsınız:

  • Bülent Ecevit ve Rahşan Aral: Türk siyasetinin en bilinen çiftlerinden biri. Bülent Ecevit Robert Kolej’den mezun oldu; Rahşan Aral bugün Robert College adını taşıyan Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nde okudu. Genç Ecevit’in Tagore çevirileri yaptığı da bilinir.
  • Tansu Çiller: Türkiye’nin ilk kadın başbakanı, Robert College mezunu.
  • Orhan Pamuk: Nobel ödüllü romancı, Robert College mezunu.
  • Cem Boyner: İş insanı ve siyasetçi, Robert College mezunu.
  • Nejat Eczacıbaşı: Modern Türk ilaç sanayisinin kurucularından; Robert Kolej’den sonra kimyayı Heidelberg’de okudu, Berlin’de doktora yaptı.
  • Mina Urgan ve Behice Boran: Biri edebiyat tarihçisi, öbürü sosyolog ve siyasetçi; ikisi de Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nde okudu.

Bu listeye bakan biri “mafya” lafının nereden çıktığını anlar: Yan yana yazılınca bu isimler bir yönetim kurulu, bir kabine ve bir edebiyat ödülü jürisi gibi görünür. Ama aynı liste ilginç bir şeyi de gösterir: Bu insanların siyasi ve fikri yönleri birbirine hiç benzemez. Aynı kampüsten bir sosyalist, bir merkez sağ başbakan ve bir romancı çıkar; ortak noktaları bir ideoloji değil, bir okuldur.


Efsane mi, Gerçek mi?

“Robert mafyası”, bir suç örgütü ya da dünyayı kapalı kapılar ardında yöneten bir loca değildir. Ama sosyolojik anlamda güçlü bir sosyal sermaye çarpanıdır.

Bu çarpan üç şeyden beslenir. Birincisi seçicilik: Okula girenler zaten parlak öğrencilerdir. İkincisi yoğunluk: Beş yıl boyunca aynı kampüste, aynı kulüplerde, çoğu zaman aynı yatakhanede geçen bir ergenlik. Üçüncüsü zaman: Mezunlar onlarca yıl boyunca birbirlerinin kariyerlerine tanıklık eder; bir zamanlar münazarada karşı karşıya gelen iki genç, yıllar sonra bir yönetim kurulunda yan yana oturur.

Dışarıdan bakan bunu komplo olarak görür; içeriden bakan ise sadece çok iyi organize olmuş bir adres defteri. Ve her adres defteri gibi bu da ancak kullanıldığında işe yarar: Telefonu açılmayan bir mezun numarası, en az bir yabancınınki kadar sessizdir.


“Mafya” Lafı Nereden Çıkar?

Bu tür etiketlerin hepsi biraz kıskançlık, biraz hayranlık, biraz da gözlemden doğar. Bir şirkette üst üste üç Robertli işe alındığında, dışarıdan bakan bir “ağ” görür; içeriden bakan ise üç başarılı adayı. Bir reklam ajansının kurucularından ikisi aynı okuldan çıkınca bu bir “tesadüf” olmaktan çıkıp bir “kanıt”a dönüşür.

Benzer etiketler başka okullar için de kullanılır: Galatasaraylıların hariciye koridorlarındaki varlığı, Alman Liselilerin mühendislik masalarındaki çokluğu, fen lisesi mezunlarının üniversite kürsülerindeki yoğunluğu da zaman zaman aynı kelimelerle anlatılır. Türkiye’de köklü okulların mezunlarının birbirini bulması, okul adlarının birer kartvizit gibi işlediği bir iş kültürünün doğal sonucudur.

Bir mezunun ağzından “Bizim okulda öyle bir şey yok, biz sadece birbirimizi tanıyoruz” cümlesini duyduğunuzda, aslında mafya tanımının ta kendisini duymuş olursunuz: Birbirini tanıyan insanlar.


Kültürel Sermaye ve Erken Özgüven

Okulun mezunlarına kazandırdığı asıl şey belki de bilgiden çok bir özgüven terbiyesidir. On beş yaşında sahneye çıkıp Shakespeare oynamak, münazara turnuvalarında argüman savunmak, dünya üniversitelerinden gelen kabul mektuplarını panoda görmek, gençte “Bu masada benim de yerim var” duygusunu erken yaşta yerleştirir.

İş görüşmelerinde bu kendini hemen belli eder. İnsan kaynakları yöneticilerinin şakayla “Robert aurası” dediği şey, aslında beş yıllık bir sosyal antrenmanın sonucudur: Tedirgin bir aday değil, değer katmaya gelmiş bir ortak gibi oturmak.

Elbette bu özgüvenin bir de öbür yüzü vardır. Rakip okulların mezunları bu tavrı kibir olarak okur; Robertliler ise bunu “sadece rahatlık” diye savunur. İki taraf da kısmen haklıdır.


Kapanış: Canary Wharf, Asansör

Londra, Canary Wharf, bir bankanın asansörü. İçeride iki kişi: biri gri saçlı bir direktör, öbürü ilk haftasındaki bir analist. Direktör analistin çantasındaki küçük rozete bakar: — “RC?” — “RC 24. Siz?” — “RC 89.”

Asansör yirmi kat boyunca sessiz kalır. Kapı açılırken direktör döner: — “Öğle yemeği? Ben ısmarlıyorum. Ama önce söyle: Kampüste hâlâ o kahve makinesi bozuk mu?”

Analist güler. Mafya dedikleri şey, Londra’nın göbeğinde bir kahve makinesinin hatırasından ibarettir.