Eylülün ilk pazartesi sabahı. İstiklal Caddesi henüz sabahın mahmurluğunu üzerinden atamamışken, Galatasaray Meydanı’ndaki ferforje demir kapının önünde tuhaf bir kalabalık toplanır. Bir yanda LGS’nin en üst dilimine girmiş olmanın haklı gururunu taşıyan on dört yaşındaki çocuklar ve gözleri nemli veliler; öbür yanda o kapıdan içeri kayıtsız, kendinden emin, hafif alaycı gülümsemelerle süzülen üst sınıflar.
Burası Galatasaray Lisesi, eski adıyla Mekteb-i Sultani. O kapıdan girdiğiniz ilk gün, hayatınızın sonraki altmış yılını belirleyecek yazılı olmayan bir anayasa yürürlüğe girer.
Apoletlerin Sökülüşü: Hoş Geldin Çömez
Ortaokulunun birincisi olan, dershane afişlerine basılan, ailesinin gözbebeği çocuk için ilk şok dakikalar içinde gelir: Burada herkes birincidir. Olağanüstü sandığınız matematik zekânız ya da akıcı konuşmanız, bu bahçede ortalama bir standarttır.
Kapı kapandığı an herkes eşitlenmez de; tam tersine, büyük bir hiyerarşinin en alt basamağına yerleşirsiniz. Okulun dilinde hazırlık öğrencisi henüz tam bir öğrenci bile sayılmaz; o bir “çömez”dir. Fransızca telaffuzda bocalayan, koridorların labirentinde kaybolan, üst sınıfların hızlı adımlarına çarpmamaya çalışan ürkek bir gölge.
İlk Fransızca Dersi
Günün en uzun saati ilk Fransızca dersidir. Hazırlık yılı, okulun Fransızca eğitim veren bir lise olarak kurulduğu 1868’den beri süren bir geleneğin ilk basamağıdır; çömez bir yıl boyunca bir dili sıfırdan öğrenip ertesi yıl o dilde matematik dinleyecektir.
Sınıfa giren öğretmen Türkçe tek kelime etmez. Tahtaya kendi adını yazar, sonra dönüp sınıfa bakar: “Bonjour.” Otuz çocuk aynı anda, otuz farklı telaffuzla cevap verir. Öğretmen gülümser, kelimeyi bir daha söyler. Sonra bir daha. Dersin sonunda sınıf “bonjour”u aşağı yukarı aynı şekilde söylemeyi öğrenmiştir; bu, ilk gün için küçük ama gerçek bir zaferdir.
Teneffüste bir çömez yanındakine fısıldar: “Ben ortaokulda İngilizce birincisiydim.” Yanındaki omuz silker: “Ben de. Burada herkes bir şeyin birincisiymiş.”
Abiler, Ablalar ve Devrecilik
Hiçbir lisede üst ve alt sınıflar arasındaki bağ Galatasaray’daki kadar kurallı ve aynı zamanda koruyucu değildir. Alt devre üst devreye ismiyle hitap edemez; ağızdan çıkan ilk kelime “abi” ya da “abla” olmak zorundadır.
Bu bir ezilme değil, bir kardeşlik zincirine eklemlenme ritüelidir. Koridorda karşılaştığınız 12. sınıf abisi size sert bir bakış fırlatabilir; ama Beyoğlu’nun ara sokaklarında ya da yıllar sonra bir üniversite amfisinde başınız sıkıştığında sizi koruyacak olan da odur. Elli yaşındaki bir yöneticinin elli iki yaşındaki bir yöneticiye “abi” diyerek kahve ikram etmesinin psikolojik temeli, bu ilk gün atılır.
Tarihi Mekânların Dili
İlk gün oryantasyonunda çömezler okulun efsanevi mekânlarıyla tanıştırılır. Büyük avlu, çınarların altında volta atılan yerdir. Yatılılar için yatakhaneler, yüksek tavanları ve Beyoğlu’nun uğultusunu içeri alan pencereleriyle büyüleyicidir. Yerleşkede kız ve erkek öğrenci yurtları, spor salonları ve yemekhaneler vardır; ama çömez için ilk haftanın asıl haritası üç noktadan ibarettir: sınıf, yemekhane, ve her okulda olduğu gibi üst sınıfların oturduğu, çömezin henüz oturmaya cesaret edemediği basamaklar.
Tevfik Fikret Salonu’na girildiğinde havanın ağırlığı hissedilir. Okulun 1888 mezunu, 1909-1910 arasında müdürü olan şairin hatırası salondaki her koltuğa sinmiştir. Yeni öğrencilere ilk günlerde anlatılan Fikret hikâyesi de hep aynı yerden başlar: 31 Mart’tan sonra istifa etmek isteyen müdürü okulda tutanlar, öğrencileriydi.
Salondaki portrelere bakan çömezlerin aklından geçen ise çoğu zaman daha basittir: “Bu kadar ciddi bakan insanlar da bir zamanlar çömez miydi?” Cevap evettir ve bu, ilk günün en teselli edici bilgisidir. Çömez bu hikâyeyi dinlerken bir şeyi daha fark eder: Bu okulda öğrenci olmak, bir zamanlar bir müdürü ikna edebilmiş bir sınıfın mirasçısı olmak demektir.
Sarı-Kırmızının Ötesi
Okulun spor kulübüyle bağı inkâr edilemez; Galatasaray Spor Kulübü 1905’te Ali Sami Yen ve arkadaşları tarafından bu okulun öğrencileri arasında kuruldu. Okulda anlatılan rivayete göre kulübün temeli bir sınıfta, bir ders arasında atıldı. Ali Sami Yen’e atfedilen meşhur cümle bugün de tekrarlanır: “Maksadımız İngilizler gibi toplu halde oynamak, bir renge ve bir isme malik olmak ve Türk olmayan takımları yenmektir.”
Ama lisenin öğrencisi için sarı-kırmızı, stadyumdaki taraftarlıktan farklı bir şey ifade eder. Kantinde hangi takımı tuttuğunuzu sormazlar; hangi devreden olduğunuzu sorarlar.
Sıralarda Geçen Gençlikler
Okulun koridorlarını sadece tarihi mekânlar değil, o sıralarda büyüyenlerin hikâyeleri de şekillendirir.
Anadolu rock’ının öncüsü Barış Manço, okulun orta bölümünde yatılı okudu; ilk grubu Kafadarlar’ı 1958’de, ortaokul yıllarında kurdu. Rock ‘n’ roll coverları çalan bir grubu yatılı bir okulda yaşatmanın zorluğunu hayal etmek için çok fazla ayrıntıya gerek yok: etüt saatleri, ışıkların sönme saati, ve o saatlerin arasına sıkıştırılmış bir müzik.
Çömezler bu hikâyeleri ilk haftalarda dinler; abiler, yatakhanedeki hangi ranzanın “ünlü birinin ranzası” olduğu konusunda hiçbir zaman anlaşamaz.
Pilav Gününe Hazırlık
Okulda geçen her gün, haziran ve aralıkta yapılan mezun buluşmalarına ve 1934’ten beri süren Galatasaray pilavı geleneğine bir hazırlıktır. Çömeze ilk haftalarda okulun marşları, Beyoğlu’nun ara sokaklarındaki güvenli rotalar ve mektep adabı öğretilir.
Yemekhanede sıraya girerken bile devrecilik işler. Üst devreye yol vermek, suyu önce büyüklere ikram etmek gibi kodlar, öğrenciye ömür boyu taşıyacağı bir saygı kültürü aşılar. Bu hiyerarşi ezici değil, kollayıcıdır: Okul dışında bir Galatasaraylıya laf söylendiğinde, bütün devreler bir ordu gibi ayağa kalkar.
Mezuniyet Yoktur, Devre Vardır
Galatasaray’dan ayrılan kimse “mezun oldum” demez; “şu devredenim” der. Devre, okulun kendi takvimidir: Biri size kaçıncı devre olduğunu söylediğinde, aslında aranızdaki yaş farkını, kimin kime “abi” diyeceğini ve kahvenin hesabını kimin ödeyeceğini de söylemiş olur. Tanışma faslı bu yüzden kısa sürer; iki Galatasaraylı için ilk soru isim değil, devredir. Okul bittikten sonra Galatasaraylılar Derneği ve Galatasaray Eğitim Vakfı gibi yapılar üzerinden bu bağ ömür boyu diri tutulur.
İlk günün akşamı yatakhane zili çalıp ışıklar söndüğünde, Beyoğlu’nun gece ışıkları tavana vurur. On dört yaşındaki çömez yorgandan başını çıkarıp üst ranzadaki 12. sınıf abisine fısıldar: — “Abi, uyudun mu?” — “Uyudum.” — “Abi, yarın Fransızca var. Korkuyorum.”
Kısa bir sessizlik olur. Sonra yukarıdan bir defter uzanır: — “Al. Benim hazırlık notlarım. Bana da benim abim vermişti. Kenarındaki karalamaları silme; onlar da devrenin malı.”



