İstiklal Caddesi’nin uğultusundan, tramvayın çan sesinden ve kafelerin gürültüsünden sıyrılıp Galatasaray Lisesi’nin döküm demir kapısından içeri adım attığınızda zamanın akışı birden kırılır. Ayaklarınız büyük avlunun çınar gölgesindeki aşınmış taşlarına bastığında, dikkatli bir kulak zeminin altında boğuk bir yankı duyduğunu sanır.

O yankı, yatılı kuşakların hayal gücünün en sevdiği konuyu besler: Galatasaray’ın yeraltı tünelleri.

Kimine göre bu dehlizler eski Galata’nın su yollarıdır; kimine göre saray döneminden kalma gizli geçitler; yatılı bir talebenin hayal gücüne göreyse gece etüdünden sonra nöbetçiyi atlatıp Beyoğlu’na kaçmanın yolu. Peki bu hikâyenin ne kadarı tarih, ne kadarı mektep mitolojisi? Önce tarihe bakalım, sonra efsaneye.


Birinci Katman: Gül Baba Rivayeti ve 1481

Okulun kuruluş hikâyesi de bir rivayetle başlar. Anlatılana göre II. Bayezid, Galata sırtlarında avlanırken Gül Baba adlı bir dervişin kulübesine rastlar. Dervişin bahçesindeki sarı ve kırmızı güller, bugünkü renklerin kaynağı olarak da anılır. Sultan “Dile benden ne dilersen” deyince derviş buraya bir ilim yuvası kurulmasını ister.

Rivayetin ne kadarı gerçek bilinmez; bilinen, 1481’de II. Bayezid’in burada Galata Sarayı Hümayûn Mektebi’ni kurduğudur. Saray mektebinin hamamları, mutfakları, depoları olan bir külliye olduğunu düşünmek zor değil. Her eski yapı gibi bu da bodrumlar, mahzenler, su yolları demektir; efsanenin ilk tuğlaları da işte buradan gelir.


İkinci Katman: Tıbbiye Yılları

Okulun binaları tarih boyunca farklı kurumlara ev sahipliği yaptı. 1838’de II. Mahmud, modern tıp eğitimini başlatan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’yi buraya yerleştirdi; okulun hocaları arasında Avusturyalı Dr. Bernard da vardı. Bir tıp okulunun eski bir saray mektebinin binalarına taşınması, sonraki kuşakların bodrum hikâyelerine yeni bir renk kattı: Bir zamanlar anatomi dersi verilen bir yerin altında ne olabileceğini hayal etmek, yatakhanedeki bir on dört yaşındaki için yeterince ürkütücüdür.

1 Eylül 1868’de okul, Sultan Abdülaziz’in katıldığı törenle Fransızca eğitim veren Mekteb-i Sultani olarak yeniden açıldı. Ve yeni kuşaklar, eski binaların bodrumlarına yeni hikâyeler yükledi.


Üçüncü Katman: Tevfik Fikret Yılları

Okulun 1888 mezunu, şair Tevfik Fikret, 1909 başında müdür olarak döndü. 31 Mart Vakası’nın ardından istifa etmek istediğinde onu okulda tutanlar öğrencileriydi; 1910’da ise maarif nazırı Emrullah Bey’le anlaşmazlığa düşüp görevi kesin olarak bıraktı.

Fikret’in müdürlüğü, okulun “otoriteye karşı ilkeli öğrenci” mitolojisinin de başlangıcı sayılır. Bir müdürü istifadan vazgeçiren öğrenciler fikri, kuşaklar boyu yatakhane gecelerinde büyütüldü: Okulun içinde, yetişkinlerin bilmediği bir öğrenci dünyası olduğu fikri. Tünel efsanesinin ruhu da tam olarak budur.


Dördüncü Katman: Feriye ve İkinci Kampüs

Efsaneye en çok malzeme veren gelişmelerden biri 1965’te yaşandı. Okul kız öğrenci kabul etmeye başladı ve onlar için Ortaköy’deki Feriye Sarayları hizmete açıldı. Böylece Galatasaray’ın, Beyoğlu’ndaki avlusunun yanında Boğaz kıyısında ikinci bir adresi oldu.

İki kampüs arasındaki mesafe, yatakhane hayal gücü için biçilmiş kaftandı. Beyoğlu’ndaki bodrumdan Ortaköy’e uzanan bir tünel fikri, coğrafyayı bilen herkesin gülümseyerek reddettiği ama hiçbir yatılının bırakmak istemediği bir hikâyeye dönüştü. Haritaya bakan bir öğrenci için iki nokta arasındaki en kısa yol düz bir çizgidir; yatılı bir öğrenci içinse bir tüneldir.

Okulun 1927’de bugünkü adını alması, 1975’te Anadolu lisesi statüsüne geçmesi ve 1992 protokolüyle ilkokuldan üniversiteye uzanan bir kuruma dönüşmesi de efsaneye hep yeni odalar ekledi. Kurum büyüdükçe, hayal edilen tünel de büyüdü.


Yatılının Rotası: “Pion”dan Kaçış

Fransız okullarının argosunda gözetmenlere “pion” denir. Yatılı bir okulda akşam etüdünden sonra kapılar kilitlenir, ışıklar söner; ama caddenin öte yakasında Beyoğlu gecesi akmaya devam eder.

Her yatılı okulun koridorlarında anlatılan kaçış hikâyeleri birbirine benzer: gevşetilmiş bir karyola demiri, kilitlenmeyi unutulmuş bir kömürlük kapısı, sabaha karşı sessizce yatağa girilen bir dönüş. Galatasaray’ın hikâyelerini diğerlerinden ayıran tek şey, kapının hemen dışında İstiklal Caddesi’nin olmasıdır. Bir yatılı için bir çorba ya da bir sinema bileti, dünyanın en büyük macerası olabilir.

Bu hikâyelerin hiçbiri bir arşivde belgelenmiş değildir; zaten belgelenseler tadı kaçardı. Bir kaçış hikâyesinin en önemli kuralı, anlatanın asla kendisinin kaçmamış olmasıdır: Hep bir üst devre, hep bir ağabey, hep “bizden önceki” bir sınıf.


Gerçeklik: Eski Şehrin Altı

İşin yapısal gerçeği daha sıradandır ama bir o kadar ilginçtir. İstanbul’un tarihi yarımadası ve Beyoğlu, sarnıçlar, su yolları, bodrumlar ve eski temellerle doludur. Bir binanın altında tonozlu bir mahzen bulunması, bu şehirde neredeyse kuraldır. Sultanahmet’te turistlerin sıraya girdiği Yerebatan Sarnıcı, bir zamanlar üstündeki evlerin bodrumlarından kovayla su çekilen, varlığı unutulmaya yüz tutmuş bir yeraltı sarayıydı. Bu şehirde “altında bir şey var” demek, çoğu zaman bir efsaneden çok bir ihtimal beyanıdır.

Bu eski yapıların bir kısmı zaman içinde dolduruldu, kapatıldı ya da güvenlik nedeniyle kilit altına alındı. Kapalı bir demir kapı ise bir yetişkin için bir tesisat meselesidir; bir öğrenci içinse bir efsanenin başlangıcı.

“Okulun altından Tophane’ye ya da Fransız Sarayı’na giden bir tünel var” türünden iddialarsa, Beyoğlu’nun pek çok eski binası hakkında anlatılan klasik şehir hikâyelerine benzer: Kimse görmemiştir, ama herkes birinin gördüğünü duymuştur.


Neden Her Köklü Okulun Bir Yeraltı Dünyası Var?

Galatasaray’ın tünel efsanesi taş ve harçtan çok, yatılı okul psikolojisinin bir dışavurumudur.

Yüksek duvarlarla, demir parmaklıklarla ve katı bir Fransız disipliniyle dış dünyadan ayrılmış ergen zihinler için, okulun altında keşfedilmeyi bekleyen gizli bir dünyanın varlığı özgürlüğün sembolüdür. Zemin üstünde zil, etüt ve sınav hüküm sürer; zemin altında ise otoritenin bilmediği bir krallık.

Her kuşak bu krallığı bir öncekinden devralır ve biraz daha büyütür. Tünel her anlatılışta biraz daha uzar: önce kantinin altına, sonra Tophane’ye, sonra neredeyse Boğaz’a kadar. Bir sonraki kuşağın elinde tünelin Kadıköy’e kadar uzanması an meselesidir.


Kapanış: Mazgala Kaçan Top

Bugün avluda top koşturan genç Galatasaraylılar, top kütüphanenin alt bodrum mazgalına kaçtığında içeriye biraz çekinerek, biraz merakla bakar.

Bir hazırlık öğrencisi eğilip karanlığa seslenir. Ses geri gelir. Yanındaki son sınıf, ciddi bir yüzle omzuna dokunur: — “Duydun mu? Aşağıda biri var.” — “Abi o benim sesim.” — “Öyle sanıyorsun. Yüz kırk yıldır herkes öyle sanıyor.”

Top hâlâ mazgaldadır. Kimse almaya inmez. Ertesi gün kantinde hikâye anlatılmaya başlar; bir hafta sonra tünel Fransız Sarayı’na kadar uzamıştır.