Ankara’nın Çiğdem Mahallesi sırtlarında, ODTÜ arazisinin içindeki ormanlık alanda yükselen gri binalar ilk bakışta sade, hatta biraz askeri bir disiplini andırır. Burada mermer sütunlar, Boğaz manzaralı teraslar ya da saray avluları yoktur. Ama bu mütevazı binalarda, Türkiye’nin en iddialı eğitim deneylerinden biri gerçekleşti: Ankara Fen Lisesi.
1964’te kapılarını açan okul, Türkiye’nin ilk fen lisesiydi. Eski adı yalnızca “Fen Lisesi”ydi; çünkü uzun yıllar ülkede başka bir fen lisesi yoktu. Bu küçük bilim cumhuriyetinin kalbinde ise üniversite amfilerini aratmayan fizik, kimya ve matematik efsaneleri yatıyordu.
Bozkırda Bir Bilim Ütopyası
1950’lerin sonunda Sovyetler Birliği’nin ilk yapay uyduyu fırlatması, dünyanın dört bir yanında fen ve matematik eğitiminde reform arayışlarını hızlandırdı. Türkiye de bu dalganın dışında kalmadı. Üstün yetenekli öğrenciler için parasız yatılı bir bilim lisesi açılması fikri, Şubat 1962’deki VII. Millî Eğitim Şûrası’nda gündeme geldi.
Bakanlık aynı yıl bir inceleme komisyonu kurdu; komisyonun üyeleri arasında matematikçi Cahit Arf ve fizikçi Erdal İnönü de vardı. Proje, Millî Eğitim Bakanlığı, Ford Vakfı, ODTÜ ve AID’nin ortaklığıyla hayata geçirildi.
Okulun ilk öğretmenleri ODTÜ ve Ankara Üniversitesi’nden danışmanların yaptığı sınavla seçildi ve özel bir eğitimden geçirildi. 12 Ekim 1964’te ilk ders zili çaldı. İlk mezunlar 1967’de verildi. Okul, 1982’de İstanbul Atatürk Fen Lisesi açılana kadar Türkiye’nin tek fen lisesi olarak kaldı.
“Deli Emin”: Bir Tipleme
AFL koridorlarında anlatılan hikâyelerde hep aynı türden bir fizik öğretmeni vardır. Bu yazıda ona “Deli Emin” diyoruz. Gerçek bir kişi değil; mezunların farklı kuşaklardan hatırladığı birçok öğretmenin ortak portresi.
Deli Emin sınıfa girdiğinde elinde ne kitap ne not bulunur. Paltosunu kürsünün kenarına bırakır, cebinden yarım bir tebeşir çıkarır ve tahtanın sol üst köşesinden yazmaya başlar. Ders kitaplarındaki hazır formülleri kullanmaz; hareket yasalarını sıfırdan türetir.
Tebeşir tahtada ritmik sesler çıkarır, denklemler alt alta dizilir. Tahtanın sol üstünden başlayan işlem sağ alta kadar iner. Son satırda sonuç bulunur, tebeşir tahtanın oyuğuna bırakılır ve Deli Emin “Anladınız mı?” bile demeden kapıyı çekip çıkar. Sınıfta derin bir sessizlik ve tahtaya bakan yirmi küsur çift göz kalır.
Mezunlar bu sahneyi anlatırken genellikle aynı cümleyle bitirir: “O dersten hiçbir şey anlamadım. Sonra üç gün o tahtayı düşündüm. Sonra anladım.”
ODTÜ’ye Komşu Olmak
Okulun ODTÜ arazisinin içinde olması, AFL’nin kimliğini derinden etkiledi. Üniversite kampüsüyle iç içe büyüyen öğrenciler, kendilerini bir lisenin değil, bir bilim topluluğunun parçası gibi hissetti.
Mezunların anlattığı hikâyelerde komşu kampüsün öğrencileri ve asistanları sık sık belirir: Bir problem için yardım istemeye gelen bir ODTÜ’lü, kütüphanede karşılaşılan bir asistan, bir yaz okulunda tanışılan bir hoca. Kampüs Kızılay’a yaklaşık altı kilometre uzaklıkta. Şehrin gürültüsünden uzak, ormanın içinde, ama bir üniversitenin tam kalbinde: Yatılı bir lise öğrencisi için bundan daha ilginç bir adres düşünmek zor. Hafta sonları şehre inmek bir yolculuktu; bu yüzden pek çok öğrenci cumartesi gününü de kampüste, kütüphanede ya da spor salonunda geçirirdi.
Bu hikâyelerin en abartılı versiyonlarında ODTÜ asistanları, çözemedikleri problemleri AFL’lilere getirir. Doğru olup olmadığı bilinmez; ama anlatılması bile okulun kendine nasıl baktığını gösterir.
Yatakhanede “Ölüm Problemleri”
AFL’de eğitim ders zilinin çalmasıyla bitmezdi. Asıl entelektüel düello, akşam yemeğinden sonra yurtta başlardı. Okulun bahçesinde ayrı kız ve erkek yurtları var; odalar dört kişilik.
Öğrencilerin kendi aralarında “ölüm problemleri” dediği sorular, etüt salonlarının tahtalarına ya da oda dolaplarının kapaklarına yazılırdı. Bu sorular çoğu zaman ders kitaplarında değil, olimpiyat hazırlığında el altından dolaşan Rus problem kitaplarında bulunurdu. Günlerce çözülemeyen bir soru, farklı devrelerden öğrencileri koridorda bir araya getirirdi. Biri enerji yöntemiyle yaklaşır, öbürü geometriyle karşı sav geliştirir, üçüncüsü hepsini çürütürdü.
Çözüm bulunduğunda kimse bunu yüksek sesle ilan etmezdi; ilan etmek ayıp sayılırdı. Ertesi sabah tahtadaki sorunun altına küçük bir el yazısıyla tek satır eklenmiş olurdu.
Olimpiyat Masaları
1970’lerden itibaren TÜBİTAK’ın düzenlediği bilim olimpiyatları, AFL’nin doğal oyun sahasına dönüştü. Okul kütüphanesinde kurulan “olimpiyat masaları”, sınav öncesi haftalarda bir karargâh gibi çalışırdı. Günde on saatten fazla çalışan, İngilizce ve Rusça kaynaklardan problem çözen öğrenciler, kendilerini bir takımın parçası olarak görürdü.
Yıllar içinde fen liselerinin sayısı arttıkça olimpiyat haritası da değişti; İstanbul’daki Atatürk Fen Lisesi, İzmir Fen Lisesi ve sonradan kurulan özel bilim okulları da bu yarışa katıldı. Ama ilk fen lisesi olmanın gururu, AFL’lilerin olimpiyat hikâyelerinde hep ön sıradadır.
Bozkırın Çilehanesi
İstanbul’un köklü okulları öğrencilerine bir cemiyet hayatı ve şehirli bir özgüven aşılarken, AFL bambaşka bir kimlik kurdu: Bozkırın bilim manastırı.
AFL’de gösterişin yeri yoktu. Ankara ayazında kalın kabanlar ve ceplerde tükenmez kalemlerle yaşanırdı. Saygınlığın tek ölçüsü, bir problemi ne kadar zarif çözebildiğinizdi. Anadolu’nun küçük bir kasabasından gelen bir çocukla Ankara’da büyümüş bir bürokrat çocuğu aynı yurt odasında kalır, aynı yemekhanede yer ve aynı denklem karşısında eşitlenirdi. Kimin babasının ne iş yaptığı, ilk dönem sınavından sonra kimsenin aklında kalmazdı.
Kantin de bu kimliğin parçasıydı. Masalarda peçetelere karalanmış integraller, yıpranmış satranç tahtaları; teneffüste futbol kadar fizik paradoksları da konuşulurdu.
Mezunlar
AFL mezunları bugün dünyanın dört bir yanında akademide, mühendislikte ve teknoloji şirketlerinde çalışıyor. Microsoft’ta üst düzey yöneticilik yaptıktan sonra Turkcell’in CEO’su olan Süreyya Ciliv de bu okulun mezunları arasında.
Ankara Fen Liseliler Derneği 1989’da, Ankara Fen Liseliler Vakfı ise 2000’de kuruldu. Mezunlar ağı gösterişli balolarla değil, daha çok burslarla, mentorlukla ve ortak projelerle öne çıkar. Aralarındaki bağın adı basittir: Aynı tahtaya bakmış, aynı ayazda aynı yokuşu çıkmış olmak.
AFL’nin Yazısız Kuralları
- Tahtaya hürmet: Çözülemeyen soru tahtada günlerce silinmeden bırakılır.
- Ezber yasağı: Bir formülü türetemiyorsan, onu kullanma hakkın yoktur.
- Bozkır dayanışması: Üst devre, alt devreye soru çözmeyi öğretmekle yükümlüdür.
- Alçakgönüllü deha: Gerçek dâhi, en zor denklemi en sade dille anlatan kişidir.
Kapanış
Bugün dünyanın bir yerinde bir laboratuvarda çalışan kıdemli bir AFL mezunuyla karşılaşırsanız, ona zor bir problem sorun.
Arkasına yaslanır, bir kâğıt ister, sol üst köşeden yazmaya başlar. Son satıra geldiğinde kalemi bırakır.
“Anladın mı?” diye sormaz. Deli Emin de sormazdı.



