Beyoğlu’nda İstiklal’den Tünel’e inerken Galata’ya kıvrılan Şahkulu Bostanı Sokağı’nda yükselen taş bina, yalnızca bir okul değil; Türkiye ile Almanya arasındaki en eski ve en kesintisiz eğitim köprülerinden biridir. 1 Mayıs 1868’de kurulan Özel Alman Lisesi (Deutsche Schule Istanbul), bir buçuk asırdır mühendislerden sanayicilere uzanan kuşaklar yetiştiriyor.
Bu okulun perde arkasındaki yönetim ve bütçe düzeni, bildiğimiz özel kolejlerden çok farklı işler. Bir yanda Berlin: Federal Dışişleri Bakanlığı (Auswärtiges Amt) ve yurt dışı okullardan sorumlu ZfA. Öbür yanda okulu taşıyan İdare Derneği (Schulverein) ve Milli Eğitim mevzuatı. Bu çok taraflı denge, okulun gündelik hayatını küçük bir başkonsolosluk titizliğiyle yönetir.
Şahkulu Bostanı, Sabah 07.45
Kasımın son salı sabahı, saat 07.45. Galata Kulesi’ne çarpıp Tünel yokuşuna savrulan lodos, Beyoğlu’nun dar sokaklarını kavrulmuş kestane, taze çay ve ıslak Arnavut kaldırımı kokusuyla doldurur.
Merdivenlerden inen lacivert montlu, sırt çantalı öğrenciler taş binanın döküm kapısından girdikleri anda şehrin keşmekeşi geride kalır. Koridordan yükselen ahşap gıcırtılarına iki dünyanın sesi karışır.
Bir yanda Bavyera aksanıyla meslektaşına ders planını anlatan kimya öğretmeni Herr Fischer; diğer yanda servisten yeni inmiş, kalorifer peteklerine yaslanmış 10. sınıflar: — “Can, ikinci ders matematik kimde? Weber mi? Dün gece türev fasikülünün beşinci sorusunu kimse çıkaramamış. İlk sıraya oturursan yandın, tahtaya kaldırır.” — “Weber tahtaya kaldırmaz oğlum, doğrudan ‘ungenügend’ yazar. Benim tek derdim Abitur ortalamamın düşmemesi; babam Münih için şimdiden ev bakıyor.”
Bu fısıltılar Alman Lisesi koridorlarında kuşaklardır solunan o “hassasiyet ve kaygı” karışımıdır. Zil çaldığında çift kanatlı ağır kapılar aynı saniyede kapanır; burada bir dakikalık gecikme bir disiplin kusurundan çok felsefi bir kural ihlali sayılır.
İdare Derneği: Avro Bütçesi ile Lira Kaydı Arasında
Okulun tüzel kişiliğini Türkiye’de dernek olarak kurulmuş İdare Derneği temsil eder. Kurul masasında mezun sanayiciler, Türkiye’deki Alman şirketlerinin yöneticileri ve veli temsilcileri oturur.
Baharda yapılan bütçe oturumları bir finans zirvesini andırır. Masanın bir yanında Almanya’nın mali disiplini, öbür yanında Türkiye’nin enflasyonu ve bakanlığın ücret artış tavanı durur. Kalemler avro ve lira olarak çift sütunda listelenir.
Kıdemli bir mezun sanayici gözlüğünü masaya bırakır: — “Arkadaşlar, Almanya’dan gelen öğretmenlerin barınma, sigorta ve lojistik giderlerine katkımız var. Bakanlığın bu yılki tavanı ise devam eden öğrenciler için yüzde 30,74. Laboratuvar kimyasalları avroyla geliyor. Bu açığı kapatamazsak ya laboratuvardan kısacağız ya da mezunlardan ek destek isteyeceğiz.”
Masadaki Alman temsilci dosyasını açar: — “Herr Yılmaz, akademik kaliteden taviz vermek söz konusu olamaz. Bu okul Almanya’nın yurt dışı okullara verdiği kalite mührünü taşıyor. O mührü riske atamayız.”
Bu iki başlı yapı okulda sürekli bir müzakere kültürü yaratır. Pedagojik yönetim Almanya’dan görevlendirilen Alman okul müdürüne aittir; Türk mevzuatıyla ilgili yazışmaları, Türk dersleri zümresini ve bakanlık denetimlerini Türk müdür başyardımcısı yürütür. Dernek ise binadan lojman kiralarına kadar uzanan mali gövdeyi kuyumcu terazisiyle ayakta tutar.
Almanya’dan Gelen Öğretmenler
Alman Lisesi’nde derse giren Alman öğretmenlerin bir kısmı, ZfA aracılığıyla Almanya’dan görevlendirilen “federal program öğretmenleri”dir (BPLK). Hamburg’dan ya da Stuttgart’tan çıkıp Tünel’in sokak çalgıcıları, Galata’nın martıları ve Türk velisinin çocuğunun başarısına kilitlenmiş yüksek voltajlı ilgisi arasına düşen bir Alman fizikçi için ilk dönem tam bir uyum sınavıdır.
Öğretmenler odasındaki çay ocağı bu kültür çatışmasının en neşeli sahnesidir: — “Dün akşam saat on birde bir veli bana mesaj atmış. Oğlunun kimyadaki 0,7 puanlık eksiğini soruyor. Bu saatte veliyle yazışmak normal mi? Bizde veli randevusuz binaya bile giremez.”
Yıllardır okulda olan Türk edebiyatı zümre başkanı ince belli bardaktan bir yudum alır: — “Frau Bauer, burası Şahkulu Sokağı. O veli dün gece sınav yönetmeliğinin itiraz maddelerini çoktan okumuştur. En iyisi yarın kâğıdın ikinci sorusunu çocuğa odanızda gösterin, tatmin olsun.”
Alman öğretmenler kısa sürede bu enerjiye alışır; çay demlemeyi, simit-peynirle kâğıt okumayı öğrenirler. Sınıfta ise Alman akademik ciddiyeti hüküm sürmeye devam eder.
Kapanıp Yeniden Açılan Bina
Bugünkü binanın hikâyesi, okulun kendisi kadar inişli çıkışlıdır. Okul ilk yıllarda Almanca konuşan topluluğun çocukları için, “Eşitlik İlkesine Dayalı Alman ve İsviçre Yurttaş Okulu” gibi uzun bir adla açıldı. 1871’de Galata Kulesi yakınında kendi binasını yaptırdı; o bina 1894 depreminde ağır hasar görünce 1897’de bugün kullanılan binaya taşındı.
Sonrası, imparatorluk ve cumhuriyet tarihinin küçük bir özetidir: Okul 1918’de kapandı, binası işgal yıllarında kışla olarak kullanıldı. Kasım 1924’te yeniden açıldı ve 1925’te ana binasına döndü. 1945’te bir kez daha kapatıldı; bina ancak 1953’te Alman Lisesi’ne geri verildi.
Tarihi bir binada okul işletmek bugün de kolay değildir. Deprem güçlendirmesinden bir sınıfın tavan onarımına kadar her iş, koruma kurallarının ve uzman mimarların süzgecinden geçer. Kantinde dolaşan şaka da buradan doğmuştur: “Bu binada çivi çakmak için önce iki ülkenin onayını, sonra Galata’nın rüzgârını beklemek gerekir.”
Abitur Sözlüsü: Yirmi Dakika
Okulun varoluşsal zirvesi, her yıl bahar sonunda yapılan Abitur maratonudur. Bu süreç öğrenciyi bir test çözücüsü olarak değil, hipotez kurup savunabilen biri olarak tartar.
En büyük sınav sözlüdür. Almanya’dan gelen sınav temsilcisi ve branş öğretmenlerinden oluşan komisyonun karşısına çıkan öğrenci için o dakikalar lise hayatının en kritik eşiğidir.
Kapıda elleri buz kesmiş bekleyenlerin sessizliği kutsaldır: — “İçeride ne sordular Mert?” — “Faust’taki modernite eleştirisini sanayi devrimiyle ilişkilendirmemi istediler. Sonra gen düzenlemenin etik sınırlarını sordular. Komisyon başkanı tek kelime Türkçe bilmiyor; yirmi dakika gözümün içine baktı.”
İyi bir Abitur, Almanca konuşulan Avrupa’nın üniversitelerinin kapısını açan en güçlü anahtarlardan biridir. Velilerin Şahkulu yokuşunda döktüğü gözyaşları, o tek sayfalık diplomada somutlaşır.
Alman Liseli Olmanın Kodu
Alman Lisesi mezunlarının ağı, iş hayatının en sessiz ama en sağlam dayanışma çemberlerinden biri olarak bilinir. Galatasaraylıların hariciye, Robert’lilerin finans ve pazarlama dünyasıyla anıldığı İstanbul elit haritasında, Alman Liseliler daha çok mühendislik, sanayi ve üretimle anılır.
Okul bahçesinde yapılan mezun buluşmalarında 1965 mezunu bir fabrika sahibiyle geçen yıl Aachen’a kabul almış on dokuz yaşındaki mühendis adayı aynı ahşap masaya oturur.
Yaşlı mezun gence sorar: — “Matematiğe kim giriyordu sizde?” — “Weber.” — “Bizde de Weber vardı.” — “Olamaz efendim, o yetmişlerde doğmuş.” — “Evladım, bu okulda matematik hocalarının hepsinin adı Weber’dir. Yoksa tahtaya kalkmaya kimse korkmaz.”



