Nisanın son perşembesi, saat 15.45. Cağaloğlu yokuşunu döven sağanak, İstanbul Erkek Lisesi’nin eski Düyun-ı Umumiye binasındaki kütüphanenin yüksek pencerelerini sarsıyor.
İçeride kâğıt tozu, ıslak yün ceket ve açılmış bir enerji içeceğinin kokusu. Masalarda beş parmak kalınlığında Almanca fizik ciltleri, sarı kaplı matematik fasikülleri ve kenarları dişlenmiş fosforlu kalemler. Masanın ucundaki 12. sınıf öğrencisi Eren, parmak uçları grafite bulanmış halde termodinamik denklemiyle boğuşurken kendi kendine fısıldıyor. Karşı sıradaki arkadaşı göz altlarını ovuşturup Almanca bir küfür savuruyor.
Dışarıdaki dünya için burası tarihi bir lise; içerideki masalarda dönen kavganın adı ise Abitur.
Amerikan SAT’ı çoktan seçmeli bir hız yarışı, Fransız bakaloryası retoriğin inceliği sayılırsa; geçerlilik, akademik ciddiyet ve sahibine sağladığı güvence açısından Abitur ayrı bir yerde durur. Türkiye’de bu diplomayı veren iki okul vardır: devletin İstanbul Erkek Lisesi’si ve Beyoğlu’ndaki Özel Alman Lisesi. Bu koridorlarda dolaşanlar bilir ki Abitur bir kâğıt parçası değil, Almanya’nın amfilerine, laboratuvarlarına ve sanayisine açılan bir pasaporttur.
Herr Schulleiter Disiplini
Bu ekolün kalbinde, hatır gözeten alışkanlıkları darmadağın eden bir figür vardır: Almanya’dan görevlendirilen Alman bölüm başkanı ya da okul müdürü, öğrencilerin dilinde Herr Schulleiter.
Cağaloğlu’nun sarı-siyah koridorlarında ya da Tünel’deki Şahkulu Sokağı’nın taş avlusunda bu figür neredeyse bir büyükelçi gibi saygı görür.
Okullardan birinde yaşandığı anlatılan sahne efsanelere geçmiştir. Kruvaze takımıyla masaya oturan bir veli, unvanını ve bağışlarını ima ederek söze girer: — “Herr Becker, aile olarak vakfımızla eğitime büyük katkılar yapıyoruz. Oğlumuzun sözlü notunda iki puanlık bir eksik var, bu onun Münih hedefini riske atıyor. Bir telafi ödeviyle kapatamaz mıyız?”
Schulleiter gözlüğünü burnunun ucuna indirir, önündeki not çizelgesini milimetrik bir hareketle düzeltir: — “Beyefendi, burası bir şirket yönetim kurulu değildir. Burada bağışlar değil, sadece performans konuşur. Oğlunuz tahtada asimptotu kanıtlayamadı. İmzalayacağım diplomaya hak edilmemiş tek puan koyamam. Randevumuz bitmiştir, iyi günler.”
Bu duvar velide önce şok, sonra teslimiyet yaratır. Çünkü herkes bilir: o imzanın taşıdığı kâğıt, gittiği her yerde ciddiye alınır.
1,0 Mitolojisi ve Notlandırma Simyası
Alman sisteminde notlar tersine işler: 1,0 mükemmellik, 6,0 felakettir. Abitur evreninde asıl efsane, ulaşılması neredeyse insanüstü bir disiplin isteyen 1,0 ortalamadır.
1,0 alabilmek için son iki yılın puan havuzunda 900 üzerinden en az 823 puan toplamak gerekir. Bu sadece yazılılarda kusursuz olmak değil; derste parmak kaldırdığınız her cümlede hocanın defterine artı mı eksi mi koyduğunu hesaplayarak yaşamak demektir.
Sözlü not, Türk liselilerin kâbusudur. Alışılmış düzende sözlü not çoğu zaman öğrenciyi kurtaran bir can simididir; Abitur sınıflarında ise her cümlenin mantık ve derinlik süzgecinden geçtiği bir eleğe dönüşür.
Kütüphanede fısıldanan kurallar nettir:
- Asla boş konuşma: Kitaptaki cümleyi aynen tekrarlarsanız hoca yüzünüze bakıp “Das ist trivial” der ve sözlü haneniz düşer.
- Klausur kutsallığıdır: Yazılı sınavlar bir ameliyat ciddiyetinde geçer; saatlerce salonda sadece yelkovanın sesi duyulur.
- 1,1 ile 1,3 arasındaki uçurum: Tıp gibi kontenjanlı bölümlerde ortalamanın birkaç ondalık farkı, bir şehirle başka bir şehir arasındaki farktır. Bu yüzden 0,1’in kavgası Formula 1’deki saliseler gibi verilir.
Kantinde tost yerken yapılan sohbet borsa tahminlerini aratmaz: — “Herr Müller fizikte türetme istemişti ya; sadece formülü yazanlar 8’de kalmış. Ben Maxwell denklemlerinin integral formunu da açtım, 13 aldım. 1,2’yi kurtarıyorum galiba!”
Münih ve Aachen Ekspresi
Peki aileler çocuklarını bu mengeneye neden razı olarak sokar? Cevap rasyoneldir: finansal ve akademik bağımsızlık.
Amerika’da ya da İngiltere’de seçkin bir üniversitede dört yıllık lisans, harç ve yaşam giderleriyle bir servet tutar; mezuniyet sonrası çalışma vizeleri de göç politikalarının insafına kalır.
Elinde iyi bir Abitur olan bir mezun için denklem başka çalışır:
- Genel üniversite giriş yeterliliği: Abitur, Alman üniversitelerine başvuru hakkı veren diplomadır; ek bir merkezi giriş sınavı yoktur. Kontenjanlı bölümlerde ise belirleyici olan not ortalamasıdır.
- Düşük harç: Almanya’daki devlet üniversitelerinin çoğunda lisans harcı ya hiç yoktur ya da düşüktür; dönemlik katkı payıyla gelen öğrenci bileti de cabası. (Münih Teknik Üniversitesi ve Baden-Württemberg üniversiteleri gibi bazı kurumlar AB dışından gelenlerden harç alıyor.)
- Sanayiye yakınlık: Otomotivden kimyaya Alman sanayisinin Ar-Ge laboratuvarları, bu üniversitelerin mezunlarıyla doludur.
Levent’teki veli sohbetlerinde, bir Amerikan kolejinin velisinin “Bizim oğlan Columbia’ya başvurdu, pahalı ama değer” demesine karşılık Abiturlu bir velinin serin gülümsemesi kulaktan kulağa yayılır: — “Bizim kız Aachen’da makineye kaydoldu. Harcı bir dönemlik semestir katkısı. O parayı Münih’te ev peşinatına sakladık.”
Sözlü Sınav: Tahtanın Başında Üç Jüri
Abitur maratonunun zirvesi, sözlü bitirme sınavıdır.
Sınav sabahı öğrenci yirmi dakika boyunca bir odada tek başına hazırlanır. Önüne daha önce görmediği bir metin, bir grafik ya da çözülmemiş bir problem konur. Argümanlarını karalama kâğıdına kurar.
Süre dolduğunda kapı açılır. Öğrenci, öğretmenlerden oluşan komisyonun ve Almanya’dan gelen sınav temsilcisinin oturduğu salona alınır.
- İlk bölümde öğrenci konuyu tahtada akıcı bir Almancayla sunar. Tek bir mantık boşluğu jürinin kalemini oynatmaya yeter.
- İkinci bölüm çapraz sorgudur: — “Herr Yılmaz, fotoelektrik denklemini açıkladınız; peki dalga-parçacık ikiliğinde De Broglie dalga boyunu bu deneyde neden ihmal ettiniz?”
Avuçlar terler, kravat sıkar, tebeşir tahtada kırılır. Ama o odadan 14-15 puanla çıkan on sekiz yaşındaki gencin kazandığı özgüveni hayatındaki hiçbir mülakat sarsamaz.
Sarı-Siyahın Faturası
Bu zaferlerin arkasında görünmeyen bir bedel de vardır. Cağaloğlu’nun taş koridorlarında ya da Galata’ya yakın dar avluda büyüyen gençler tasasız bir ergenlik yaşayamaz; en taze yılları ayrılabilir fiiller, integral dönüşümleri ve yarım notların peşinde geçer.
Mezunların yıllar sonra Münih’teki kafelerde anlattığı hikâyeler hep benzer: kütüphane tuvaletinde gizlice ağlayan LGS dereceli çocuklar, bir fizik sınavından alınan düşük notun aylarca konuşulması. Ve hep aynı son: “Almanya’da ilk derslerde Alman arkadaşlarımız debelenirken biz esniyorduk. Çünkü Cağaloğlu’nda canımız çıkarılmıştı.”
Ekimin ilk pazartesi sabahı Münih Hauptbahnhof’un soğuk peronlarında sırt çantalı Türk gençleri görürsünüz. Kimisinin üzerinde sarı-siyah bir kapüşonlu vardır.
Eren de onların arasındadır. Annesi telefonda sorar: “Oğlum, oraların hocaları nasıl, sıkı mı?”
Eren peronda yürürken güler: “Anne, bugün hoca tahtaya bir integral yazdı, ‘Kim çözer?’ dedi. Kalkıp çözdüm. Yanımdaki Alman çocuk şaşırdı, ‘Nasıl bu kadar hızlı?’ diye sordu. Ben de Herr Müller’in sesiyle söyledim: Das ist trivial.”



