Moda sırtlarındaki Saint-Joseph Fransız Lisesi’nin ya da Tünel’deki Özel Alman Lisesi’nin yüksek tavanlı idare koridoru, sabah 08.15.

Pencerelerden giren sonbahar ışığı cilalı meşe parkeleri aydınlatırken koridorda taze espresso ile çay ocağının buharı birbirine karışır. Yan yana iki ahşap kapıda parlatılmış pirinç levhalar: Solda “Direction / Schulleitung”, sağda tamı tamına aynı ebatta “Türk Müdür Başyardımcılığı”.

Sağdaki odada, masasında kırmızı ıstampa, pirinç resmi mühür ve Tebliğler Dergisi’yle otuz beş yıllık maarifçi Hikmet Bey evrak tasnif etmektedir. Kapı tıklatılır; elinde telaşla tuttuğu bir dosyayla okul direktörü Alain Bey girer: — “Cher Hikmet, valilik kar yüzünden okulları tatil etmiş. Ama yarın akşam Paris’ten gelen tiyatro grubunun prömiyeri var. Çocukları bugün birkaç saatliğine prova için salona alamaz mıyız?”

Hikmet Bey gözlüğünü burnunun ucuna indirir: — “Mon cher Alain, valilik kararı kesindir. O mühür benim masamda durduğu sürece değil provaya öğrenci sokmak, kapıdaki güvenliğe bile fazladan talimat veremeyiz. Gel otur, sana demli bir çay söyleyeyim; prömiyeri takvime göre nasıl kaydıracağımızı birlikte bulalım.”

Köklü yabancı okullarda (Robert College, Saint-Joseph, Alman Lisesi, Üsküdar Amerikan, İtalyan Lisesi) yönetim katındaki bu iki başlı yapı, sıradan bir hiyerarşi değil; iki hukuk düzeni arasında bir asırdır yürütülen bir diplomasi sanatıdır.


Pirinç Mühür: Devletin Masadaki İmzası

Cumhuriyet, Osmanlı’dan devraldığı yabancı okulları milli denetim altına alırken vazgeçilmez bir şart koydu: Okulun direktörü yabancı olabilir, ama okulda Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil eden bir Türk müdür başyardımcısı bulunacaktır. Bugün bu düzen 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu ve yönetmeliklerle sürüyor.

Bakanlık, valilik ve ilçe milli eğitim karşısında okulun resmi işlemlerinin merkezinde Türk müdür başyardımcısı durur. Diplomadan nakil belgesine, resmi tatil duyurusundan disiplin evrakına kadar pek çok kâğıt, onun ıslak imzası ve mühürle hayat bulur. Bu yetki onu direktörün bir yardımcısı olmaktan çıkarıp yönetimin eşit ağırlıklı ortağı yapar.


İki Kültür Arasındaki Diplomat

Bu koltukta oturmak, mevzuat bilmekten fazlasını, iki kültürün kodları arasında cambazlık yapabilmeyi gerektirir.

Yabancı direktör, Paris’teki, Berlin’deki ya da akreditasyon kurumlarındaki kuralcı beklentileri temsil eder. Türk müdür başyardımcısı ise kapıdan giren Türk kanunlarının, maarif geleneğinin, veli psikolojisinin ve yerel bürokrasinin yaşayan kalkanıdır.

Haftalık yönetim toplantıları bir dışişleri müzakeresine benzer:

  • Direktör okul kermesinde yabancı bir geleneği öne çıkarmak istediğinde, başyardımcı milli günlerin hassasiyetini incelikle hatırlatır.
  • Okula davet edilecek yabancı bir yazarın programı, önce onun süzgecinden geçer.
  • 10 Kasım öncesinde direktör saygı duruşunda fon müziği olarak Bach çalmayı önerdiğinde, başyardımcı gülümseyerek fısıldar: — “Sayın Direktörüm, bu ülkede 10 Kasım sabahı dokuzu beş geçe hayat durur; sadece siren duyulur. O sessizlik, en derin saygıdır. Müzik ancak İstiklal Marşı başlayınca girer.”
  • Bir büyükelçilik heyeti okulu ziyaret ettiğinde, bayrakların protokole göre santim santim doğru yerleştirilmesini bizzat o denetler.

Kültür Dersleri Kalesi

Yabancı okullarda eğitim iki blok halinde yürür: Fen ve matematiğin büyük kısmı yabancı dilde, Türk dili ve edebiyatı, inkılap tarihi, tarih, coğrafya ve din kültürü ise milli müfredatla Türkçe okutulur. “Kültür dersleri” denen bu zümre, başyardımcının kalesidir.

İki üç yabancı dili anadili gibi öğrenen öğrencilerin Yahya Kemal’i, Tanpınar’ı ve Kurtuluş Savaşı’nın hikâyesini de tanımasını sağlayan görünmez sütun bu zümredir. Yabancı liseden çıkan gencin köksüz bir kozmopolit değil, kimliğiyle barışık bir dünya vatandaşı olması burada şekillenir.


Disiplin Masasında Medeniyetler Çatışması

En çetin sınavlar disiplin masasında yaşanır.

Bir sınavda akıllı saatle kopya çekerken yakalanan son sınıf öğrencisi için direktör, Anglo-Sakson ya da Alman refleksiyle kapıyı çarpar: — “Bu kabul edilemez! Onur sözleşmesi çiğnenmiştir. Öğrencinin kaydını siliyoruz!”

Başyardımcı yönetmeliği açar, sakin bir sesle konuşur: — “Sayın Direktör, bizim hukukumuzda ölçülülük esastır. Çocuğun sicili temiz, sınava dört ay var. Yönetmelik kademeli yaptırım öngörür: Savunma alınır, veli dinlenir, kınama ya da kısa süreli uzaklaştırma verilir. Bir gecede bir gencin geleceğini karartamayız.”

Çocuğun eğitim hakkı korunur, ceza bir ıslah aracına döner; direktör de Türk hukukunun terazisine saygı duymayı öğrenir.


Müfettiş Sabahı

Okulların en hareketli günleri, bakanlık müfettişlerinin geldiği sabahlardır. Yabancı öğretmenler ve direktör hafif bir paniğe kapılır; ders defterleri, çalışma izinleri, diploma denklikleri saniyeler içinde masaya serilmelidir.

Lyon’dan yeni gelmiş genç bir fizik öğretmeninin diploma tercümesindeki tek bir eksik onay, okula soruşturma getirebilir. Başyardımcı yabancı meslektaşını odasına çağırır: — “Monsieur Dubois, burası Fransa değil; evrak tamam olmadan sınıfa bir saat bile giremezsiniz. Şimdi birlikte ilçeye gidiyoruz.”

Müfettişler kapıda nezaketle karşılanır, çaylar söylenir, evraklar maarifin o kusursuz bürokratik diliyle sunulur. Heyet memnun ayrıldığında direktör başyardımcının elini sıkar: “Hikmet Bey, siz olmasanız bu labirentte kaybolurduk.”


Bu Koltuğa Kim Oturur?

Köklü bir yabancı okulda Türk müdür başyardımcısı olmak sıradan bir tayin değildir. Bu koltukta oturanlardan beklenenler bellidir: uzun yıllar idarecilik tecrübesi ve mevzuat hâkimiyeti; okulun dilini bir diplomat akıcılığıyla konuşmak; mezun camiasının saygısını kazanmış bir kişilik. Bu koltuğa oturanlar çoğu zaman emekli olana kadar kalır; bazı okullarda koridordaki fotoğraf duvarında direktörler değişir, başyardımcı aynı kalır.

Koltuk boşaldığında ise okulun bütün kulis mekanizması çalışmaya başlar. Mezun derneğinin lokalinde isimler fısıldanır: “Edebiyat zümresinden Nermin Hanım olur, Fransızcası kusursuz.” “Yok, mevzuatı en iyi bilen müdür yardımcısı Selim Bey.” Veli grubunda ise tek bir soru sorulur: “Yenisi de kar tatilini sabah altıda duyuruyor mu?” Kantin çalışanları bile bir tahmin yürütür; çünkü bu okullarda direktör eylülde gelip haziranda gidebilir, ama başyardımcının çayını kimin demleyeceği yirmi yılı ilgilendiren bir meseledir.


Mezuniyet Gecesi

Haziranın ılık bir gecesinde amfide mezuniyet töreni yapılır. Cübbesini giymiş direktör Fransızca tumturaklı bir veda konuşması yapar; salon alkışa boğulur.

Sahnenin arkasındaki loş idare odasında tek bir masa lambası yanar. Hikmet Bey’in önünde yüz seksen diploma durur. Mührü ıstampaya basar, her diplomaya tek tek vurur, altına ıslak imzasını atar.

Bitirdiğinde pencereden bahçeye bakar. Gençler keplerini havaya fırlatır. Kapı aralanır, Alain Bey başını uzatır: — “Hikmet, seni sahneye çağırıyorlar, alkışlamak istiyorlar.”

Hikmet Bey mührü kasaya kilitler, ceketini düzeltir: — “Geliyorum Alain. Ama önce bu kasayı kilitleyeyim; yarın sabah valilik kar tatili ilan ederse diye.”