Türkiye’de köklü bir eğitim kurumunun nesiller boyu bağımsız kalabilmesinin arkasındaki güçlerden biri, çoğu zaman göz önünde olmayan bir şeydir: arazi. Mezun derneklerinin marşları ve pilav günleri görünür; ama bir okulun kampüsünün nerede olduğu, ne kadar büyük olduğu ve kime ait olduğu, o okulun geleceğini sessizce belirler.

İstanbul’un vakıf okulları dışarıdan bakıldığında yalnızca eğitim kurumlarıdır. Ama mütevelli heyetlerinin gündeminde, ders programları kadar kampüslerin bakımı, kiraları ve imar durumu da vardır. Bu yazı, okulların arazi hikâyelerini ve bu arazilerin eğitimle ilişkisini konu alıyor.


Kuruçeşme Sırtlarında Bir Toplantı

Salı sabahı. Boğaz’a bakan bir vakıf köşkünün toplantı salonu. Uzun masanın başında bir mütevelli heyeti üyesi, önünde bir değerleme raporu. Masanın öbür ucunda okulun kıdemli bir mezunu ve genç bir finansçı.

Değerleme uzmanı ekrandaki haritayı gösterir: “Boğaziçi mevzuatı nedeniyle bu parselde yapılaşmayı artıramıyoruz. Ama spor salonunu başka bir işleve dönüştürürsek, gelir artabilir.”

Kıdemli mezun masaya vurur: “Biz burayı kokteyl verilsin diye değil, çocuklar voleybol oynasın diye vakfettik.”

Genç finansçı araya girer: “Ama salonun çatısı akıyor. Çocukların voleybol oynayabilmesi için bile bir gelire ihtiyacımız var.”

Vakıf okullarının yönetiminde çalışmış herkes, bu üç sesi tanır: Gelenek, hesap ve ikisinin arasında sıkışmış bir çatı.


Robert Kolej: Arnavutköy Sırtları

Robert Kolej’in kampüsü, okulun uzun ve hareketli tarihinin bir sonucu. Okul 1863’te Bebek’te kuruldu, birkaç yıl sonra Rumeli Hisarı sırtlarındaki yerleşkeye geçti. 1971’de yükseköğretim bölümü Türk hükümetine devredildi ve bu arazide Boğaziçi Üniversitesi kuruldu. Aynı yıl ortaöğretim bölümü, 1871’de kurulan kardeş okul Amerikan Kız Koleji ile birleşti ve Kız Koleji’nin Arnavutköy’deki kampüsüne taşındı.

Yani bugünkü Robert Kolej kampüsü, aslında bir kız kolejinin kampüsü. Rumeli Hisarı’ndaki tarihi yerleşke ise bir üniversitenin evi oldu. Bir okulun arazisini devrederek bir üniversitenin doğmasına imkân tanıması, Türkiye eğitim tarihinin en ilginç gayrimenkul hikâyelerinden biri.


Koç, Enka ve Hisar: Yeni Kampüsler

1980’lerin sonundan itibaren kurulan büyük vakıf okulları, şehrin merkezinden uzak ama geniş arazilerde kampüsler kurdu.

Koç Okulu 1988’de Vehbi Koç Vakfı’na bağlı olarak kuruldu; kampüsü Tuzla’nın Tepeören bölgesinde, geniş bir orman arazisinde, gölet ve spor tesisleriyle birlikte. Kurulduğu yıllarda şehir merkezinden bu kadar uzak bir yere okul kurulması şaşkınlıkla karşılanmıştı; bugün kampüsün genişliği okulun en çok övündüğü şeylerden biri.

Enka Okulları ise 1996’da ENKA Vakfı’nın desteğiyle kâr amacı gütmeyen bir kurum olarak kuruldu ve 16 Eylül 1996’dan beri İstinye’deki Sadi Gülçelik Spor Sitesi içindeki kampüsünde eğitim veriyor. Bir spor sitesinin içinde okul olmak, öğrencilere atletizm pistinden tenis kortlarına geniş olanaklar sunuyor. Vakıf, 17 Ağustos 1999 depreminin ardından Adapazarı’nda kardeş bir okul da kurdu.

Hisar Okulları, Hisar Eğitim Vakfı tarafından kuruldu; kampüsü Eyüpsultan’ın Göktürk Merkez Mahallesi’nde. 2026’da otuzuncu yılına giren okulda 1.500’den fazla öğrenci var. Göktürk ve Kemerburgaz hattının lüks bir banliyöye dönüşmesinden önce kurulan kampüs, bugün şehrin büyüyen kuzey aksında.

Şehrin merkezinde kalan eski vakıf okulları da var. Kökleri Selanik’e uzanan Feyziye Mektepleri Vakfı’nın Işık Okulları, Nişantaşı’nın ortasındaki kampüsüyle bunun en bilinen örneklerinden; okulun mezunları arasında gazeteci ve yayıncı Erol Simavi de var.

Bu üç yeni kampüs ise İstanbul’un 1990’lardan sonraki büyümesinin haritası gibi okunabilir: Şehir genişledikçe okullar da merkezden uzaklaştı; ama zamanla şehir okulların etrafına geldi.


Darüşşafaka: Bağışlarla Ayakta Duran Bir Cemiyet

Darüşşafaka Lisesi’nin hikâyesi farklı. 1863 tarihli bir fermanla faaliyete geçen Darüşşafaka Cemiyeti, Türkiye’nin eğitim alanındaki ilk sivil toplum kuruluşu sayılıyor. Annesi ya da babası hayatta olmayan, maddi olanakları yetersiz ve sınavla seçilen öğrencilere tam burslu ve yatılı eğitim veriliyor; bütün giderler bağışlarla ayakta duran cemiyet tarafından karşılanıyor.

Okul, Fatih’te Ohannes Kalfa’nın tasarladığı ve bağışlarla yapılan binada 1873’te eğitime başladı. Eğitim 1994’e kadar Fatih’te sürdü; o yıl Fatih kampüsü satıldı ve okul Maslak’taki yeni binasına taşındı.

Darüşşafaka’nın kaynakları tek bir aileden ya da şirketten değil, kuşaklar boyu yapılan bağışlardan ve vasiyetlerden geliyor. Bu, okulun mülkiyet hikâyesini diğer vakıf okullarından ayırıyor: Burada her mülk, bir bağışçının bir çocuğun eğitimine duyduğu inancın izi.


Devlet Okullarının Sarayları

Arazi hikâyeleri yalnızca vakıf okullarına ait değil. İstanbul’un köklü devlet liselerinin bazıları, Osmanlı’dan kalma saraylarda ve köşklerde eğitim veriyor; bu binaların mülkiyeti devlete ait olsa da, mezun vakıfları onların korunmasında önemli rol oynuyor.

Kabataş Erkek Lisesi 1928-1929’dan beri Ortaköy’deki Feriye Sarayları’nda. Boğaz kıyısındaki bu binaların bir bölümü, bakımsız kaldığı bir dönemde Kabataş Eğitim Vakfı tarafından 1995’te restore edilerek lokanta olarak açıldı. Bir okul vakfının, okulun komşu binasını ayağa kaldırıp gelir getiren bir işletmeye dönüştürmesi, devlet okullarında mezun vakıflarının üstlendiği rolün ilginç bir örneği.

Aynı Feriye Sarayları’nın bir bölümü, 1960’ların ortasından itibaren Galatasaray Lisesi’nin kız öğrencileri için hizmete açıldı; bu binalar 1992’den beri Galatasaray Üniversitesi’ne ev sahipliği yapıyor. Galatasaray Lisesi’nin kendisi ise Beyoğlu’nun ortasında, kökleri 1481’e uzanan bir kurumun tarihi yerleşkesinde.

Bu okulların arazileri satılamaz, imara açılamaz; ama bakımları, restorasyonları ve kullanımları, mezunların her zaman yakından izlediği konular. Bir devlet okulunun saray binası, mezunları için bir mülk değil, bir emanettir.


“Eğitim Alanı” Şerhi

İstanbul’un gayrimenkul piyasasında okul arazileri özel bir konumda. İmar planlarında eğitim alanı olarak ayrılmış bir arazi, piyasada başka amaçlarla kullanılamaz; bu da okulları spekülatif baskıdan kısmen korur.

Bu durum vakıf yönetimlerinde zaman zaman tartışmalara yol açar. Genç ve finans odaklı üyeler arazinin “fırsat maliyetinden” söz ederken, kıdemli üyeler vakıf senetlerini ve okulun kuruluş amacını hatırlatır. Bu tartışmanın sonucu çoğu zaman aynıdır: Okul bahçesi bahçe olarak kalır.

İstanbul’un gökdelenleri arasında inatla duran tek katlı okul binaları ve geniş bahçeler, bu tartışmaların sessiz sonuçlarıdır.


Kapanış

Toplantı uzun sürer, rakamlar tartışılır, raporlar sayfa sayfa çevrilir. Sonunda toplantı biter. Mütevelli heyeti spor salonunun çatısını onarmaya karar verir; gelir artırma önerisi bir sonraki toplantıya kalır.

Kıdemli mezun çıkarken pencereden bahçeye bakar. Birkaç öğrenci voleybol oynuyor.

“Çatıyı onaralım,” der. “Hesabı da onlar büyüyünce yapsınlar.”