Kasımın yağmurlu bir cuma sabahı, saat 09.30. New York, Manhattan. Hudson Nehri’nin kurşuni sularına bakan bir binanın üst katındaki kurul salonunda bir toplantı başlamak üzere.

Dışarıda dondurucu bir New York rüzgârı eserken içeride maun kaplı oval bir masa, gümüş termoslarda filtre kahve, İstanbul’dan getirilmiş fıstıklı lokum ve kalın, bordo ciltli dosyalar. Masanın etrafında Amerikan üniversitelerinden akademisyenler, fon yöneticileri ve İstanbul’dan gece uçuşuyla gelmiş mezun temsilcileri oturuyor.

Ekranda, saat farkı yüzünden öğleden sonrasını yaşayan Arnavutköy sırtlarındaki Robert College kampüsü belirir. Heyetin Türk eş başkanı, önündeki raporun kapağını açıp Amerikalı meslektaşına gülümser: — “David, bu yıl da en üst dilimden öğrenci aldık. Ama İstanbul’daki enflasyon ve kur oynaklığı bütçemizi zorluyor. Burs fonundan taviz vermeyeceğiz; bağış fonunun getirisini nasıl paylaştıracağımızı bugün karara bağlamalıyız.”

Amerikalı akademisyen başını sallar: — “Mutabıkız Murat Bey. Kapıdan giren yetenekli bir genci imkânsızlık yüzünden geri çevirmemek, bu okulun en eski ilkesi.”

Boğaz’ın en güzel sırtlarından birindeki kampüsün kaderi, işte bu iki şehir arasındaki hassas dengeyle konuşulur.


Hudson Kıyısında Bir Boğaziçi Masası

Robert College, Türkiye’de Milli Eğitim Bakanlığı mevzuatına tabi bir yabancı özel okuldur; kurumsal yönetimi ise Amerika’daki bir mütevelli heyetinde toplanır. Okulun 1863’teki kuruluşundan beri Amerikan vakıf geleneği ile Türk eğitim mevzuatı arasında kurulan bu ikili yapı, okulun gündelik hayatını da belirler.

Mütevelli heyeti yalnızca okul ücretini belirleyen bir idare kurulu değildir. Amerikan yükseköğretim standartlarını, Türk eğitim mevzuatını ve finans piyasalarını aynı masada konuşan, kendi tarzında küçük bir diplomasi meclisidir. Toplantıların bir kısmı New York’ta, bir kısmı İstanbul’da yapılır; her iki şehirde de aynı soru sorulur: Okul bir sonraki kuşağa nasıl daha sağlam devredilir? Bu soru her toplantıda farklı kelimelerle sorulur, ama cevabı hep aynı üç kelimeye çıkar: burs, öğretmen, bina.


Masadaki İki Dünya

Masadaki profil, bir lise yönetiminden çok uluslararası bir vakıf kuruluna benzer:

  1. Amerikalı mütevelliler: Eğitimciler, akademisyenler ve vakıf hukuku bilen isimler. Bu kanat okulun akademik bağımsızlığını, uluslararası akreditasyon standartlarını ve bağış fonlarının temkinli yönetimini gözetir.
  2. Türk mütevelliler: İş, finans ve kültür dünyasından mezunlar. Bu kanat Türkiye’deki kur baskısını, bakanlığın ücret tavanlarını ve yerel mevzuatın hassasiyetlerini masaya taşır.

Toplantılar nezaketin en üst düzeyde korunduğu ama her kelimenin tartıldığı entelektüel düellolara dönüşebilir. Bir tarafın cümlesi bellidir: — “Dünya çapında bir öğretmen kadrosunu korumak istiyorsak, maaşları uluslararası okullarla rekabet edebilir seviyede tutmak zorundayız.”

Öbür tarafın cevabı da: — “Ama velilerimiz Manhattan’da değil, İstanbul’da yaşıyor.”

İkisi de haklıdır. Toplantı tutanaklarının en uzun paragrafları da hep bu iki cümlenin arasında bir yol bulmaya çalışan paragraflardır: biraz Manhattan, biraz İstanbul, bolca dipnot.


Endowment: Anaparaya Dokunulmaz

Robert College’ı pek çok okuldan ayıran finansal zırh, “endowment” denen kurumsal bağış fonudur. Amerikan vakıf geleneğinde bu fonların temel kuralı nettir: anapara korunur, yalnızca getirisi harcanır.

Bu mimari, Türkiye’nin kriz yıllarında okula bir nefes alanı sağlar. Bağışlarla büyüyen fon, özellikle burslar için hayati bir kaynaktır: Kur sıçradığında ilk sorulan soru “Fon ne durumda?“dır, ikinci soru “Burslar korunacak mı?”

Fonun büyüklüğü, getirisi ve dağılımı mezunların yemek masalarında en çok tahmin yürütülen konulardandır; kesin rakamları bilen az kişi, rakamlar hakkında konuşan ise çok kişidir.


Burs: Taşra ve Yalı Aynı Masada

Mütevelli heyetinin en çok övündüğü ilkelerden biri burs geleneğidir. Merkezi sınavda en üst dilime girip okulu kazanan ama ücretini ödeyemeyecek öğrenciler için mali yardım komitesi devreye girer. Ailenin gelir belgeleri gizlilik içinde incelenir; burs gerektiğinde eğitimin yanı sıra yatılılık gibi kalemleri de kapsayabilir.

Bu sayede kampüsün çimenlerinde Boğaz’da bir yalıda büyüyen bir çocuk ile Anadolu’dan gelen bir memur çocuğu aynı sırayı paylaşır, akşam yatakhanede aynı çayı demler. Bu karışım, okulun yalnızca elit bir tabakanın kulübü olmasını engelleyen en sağlam harçtır.

Burs komitesinin işi kolay değildir. Bir yanda okulun kapısını yetenekliye açık tutma ilkesi, öbür yanda her yıl artan maliyetler. Komite üyeleri bazen bir dosyanın başında uzun süre sessiz kalır; çünkü önlerindeki kâğıtta bir rakamdan fazlası yazılıdır: Bir ailenin, çocuğunu İstanbul’a gönderip göndermeme kararı.


Okul Müdürü Arama Komitesi

Okulun icra makamı “Head of School” pozisyonudur. Görev süresi dolan bir müdürün yerine yenisi için uluslararası bir arama süreci başlatılır. Adaylar arasında başka ülkelerin köklü bağımsız okullarını yönetmiş eğitimciler yarışır.

Ama komitenin aradığı yalnızca pedagojik vizyon değildir; adayın Türkiye’deki iklimi kavrayabilmesi de beklenir. Mülakatta sorulabilecek en zor soru şudur:

“İstanbul’da göreve başladığınızda karşınızda resmi işlemlerin başında bir Türk müdür başyardımcısı, bir de valilik kararları olacak. Bir kar tatilinde ‘New York’a sorayım’ diyemezsiniz. Buna hazır mısınız?”

Seçilen müdür İstanbul’a geldiğinde, mevzuat gereği görev yapan Türk müdür başyardımcısıyla birlikte bir yönetim ortaklığı kurar. Cumhuriyet Bayramı töreninden okul aile birliğine, mezunlar derneğinden valilik yazılarına uzanan labirentte okulu birlikte yönetirler.


1971: Boğaziçi’nin Doğuşu

Okul tarihinin en büyük dönüm noktası 1971’dir. Robert College’ın yükseköğretim bölümü Türk hükümetine devredildi ve Rumeli Hisarı sırtlarındaki arazide Boğaziçi Üniversitesi kuruldu. Aynı yıl ortaöğretim bölümü, 1871’de kurulan kardeş okul Amerikan Kız Koleji ile birleşti ve Arnavutköy’deki kampüse geçti.

Devrin koşulları ve bedeli hakkında mezunlar arasında anlatılan farklı rivayetler vardır; ortada tartışmasız duran tek şey sonuçtur: Bir okul ikiye ayrıldı, iki köklü kurum doğdu. Bugün iki kampüs arasındaki yol, Türkiye eğitim tarihinin en barışçıl ayrılıklarından birinin hatırasıdır.


Çimlerdeki İki Öğrenci

Mayısın güneşli bir ikindisinde kampüsün çimlerine uzanmış iki öğrenci Boğaz’dan geçen gemileri izler. Biri Kars’tan bursla gelmiş bir fizik meraklısı, öbürü dördüncü kuşak bir Robert ailesinin kızı.

New York’taki o maun masada konuşulan fonlardan, kur tablolarından habersizdirler. Kızın telefonu titrer; babası yazıyor: “Mütevelli toplantısı iyi geçmiş, burs fonu korunuyormuş.”

Kız telefonu kapatır, arkadaşına döner: — “Babam diyor ki bursun güvende.” — “Benim bursumu baban mı veriyor?” — “Yok. Herkes veriyor. Bir gün sen de vereceksin.”

Çocuk güler, gemileri izlemeye devam eder. Endowment kelimesini ilk kez o gün duymuştur; anlamını ise yirmi yıl sonra, bir mezun derneğinin bağış formunu doldururken anlayacaktır.