Ocak ayının dondurucu bir salı gecesi, saat 01.45. Bir kamp otelinin lobisine bayat filtre kahve ve tükenmez kalem mürekkebi kokusu sinmiştir.
Normalde kür için gelmiş emeklilerin kestirdiği kadife koltuklarda bu gece başka bir zümre nöbettedir. Masalarda şarj kabloları ahtapot gibi dağılmış laptoplar, yarısı yenmiş lokum kutuları ve peçetelere aceleyle karalanmış Diofant denklemleri durur.
Olimpiyat kampının üçüncü günüdür. Lobinin en kuytu köşesinde, yıllık ücreti küçük bir servet olan bir özel okulun “olimpiyat koordinatörü” ile eski Sovyet ekolünden yetişmiş antrenör Valentin Hoca fısıldaşır. Valentin Hoca kareli defterini işaret edip parmağını masaya vurur: — “Bak sana diyorum. Denizli’deki bu on dört yaşındaki çocuk normal değil. 11. sınıfların kırk dakikada kuramadığı açıortay sorusunu üç satırda bağladı. Kafası saat mekanizması gibi çalışıyor. Sabah başka okulların hocaları uyanmadan babasını aramazsanız, çocuğu elinizden kaparlar.”
Koordinatör çay bardağını tabağına bırakır, saat farkına aldırmadan okulun genel müdür yardımcısına mesaj atar: “Hedef tespit edildi. Burs dosyası hazırlansın. Sabah Çivril’e yola çıkıyoruz.”
Futbol kulüplerinin genç yetenek avının çok daha sofistike bir hali, eğitim dünyasının kapalı kapıları ardında, olimpiyat salonlarında yaşanır.
Kamp: Ortaöğretimin Manastırı
TÜBİTAK’ın bilim olimpiyatlarında birinci aşama, her yıl Anadolu’nun sessiz yeteneklerini yüzeye çıkaran büyük bir elektir. Van’dan Samsun’a, Batman’dan Aydın’a binlerce öğrenci sınava girer; dereceye girenler kış kampına çağrılır.
Burası ortaöğretimin entelektüel manastırıdır. Günde saatlerce soyut cebir, kombinatorik, fonksiyonel denklemler ve algoritma çalışılır. Akıllı telefonlar masada ters çevrilmiş durur; popüler kültürden kimsenin haberi yoktur. Konuşulan tek şey Rus olimpiyat kitaplarından çevrilmiş Kvant problemleri ve Romanya seçmeleridir.
Böyle bir atmosferde kimin tahtaya kalkıp soruyu kaç saniyede çözdüğü, kimin graf probleminde özgün bir yol bulduğu, okul koçlarının da gözünden kaçmaz. Çünkü uluslararası bir madalya, bir okulun bir sonraki kayıt döneminde velilere sunabileceği en parlak vitrin süsüdür.
Akademik Menajerler
İstanbul ve Ankara’nın vakıf ve özel okulları kendilerini uluslararası bir akademik ligde konumlandırır. ENKA Okulları, Koç Okulu ya da üstün yetenekliler için kurulmuş TEVİTÖL gibi kurumların olimpiyat ve bilim kulüpleri, velilerin sıkça kıyasladığı başlıklardır. Bazı okullarda olimpiyat koordinatörünün rolü, klasik bir rehber öğretmenden çok bir fon yöneticisine benzer.
Şubatta yönetim kuruluna sunulan “aday dosyası” bir futbol scout raporundan farksızdır: — “Sayın kurul, Malatya’dan 8. sınıf bir bilgisayarcı adayımız var. Algoritma yarışmalarında puanı tavan, en kısa yol algoritmasını dört dakikada yazıyor. İki yıla kalmaz uluslararası madalya getirir. Ama Ankara Fen Lisesi de LGS’de onu bekliyor. Babası ziraat teknikeri. Hamleyi bu hafta yapmalıyız.”
Kurul kararını verir: “Yetki verildi. Çocuğu ve ailesini kampüse davet edin.”
Burs Dosyası
Taşradaki bir aileyi on dört yaşındaki çocuğunu metropolün temposuna teslim etmeye ikna etmek kolay değildir. Pek çok Anadolu ailesi için İstanbul, pahalılığı ve belirsizliğiyle ürkütücüdür.
Veli kulislerinde anlatılan ikna turu hep benzer bir senaryoyla ilerler: aile kampüse davet edilir, robotik laboratuvarı ve spor salonu gezdirilir, asıl konuşma ise müdürün odasında yapılır. Masaya konan dosyada tam burs, yemek, konaklama ve üniversite başvurularında danışmanlık desteği vardır. Anne “çocuğumu yurtta tek bırakamam” derse konuşma uzar; okulun yurt müdürü çağrılır, yemekhanenin menüsü gösterilir, hafta sonu çıkış saatleri tek tek anlatılır. Anne en sonunda tek bir soru sorar: “Kışın kalorifer yanıyor mu?” Bütün kampüs turunun en önemli sorusu budur ve kimsenin hazırlıklı olmadığı tek sorudur.
Kasabada yaşayan memur baba için bu teklif hem bir rüya hem ağır bir sorumluluktur. Tereddütle sorar: — “Hocam, güzel de… Çocuk seneye madalya getiremezse bursu kesip bizi kapının önüne koymazsınız, değil mi?”
Koordinatör diplomatik bir gülümsemeyle cevap verir: — “Hüseyin Bey, biz madalyaya değil, çocuğunuzun merakına yatırım yapıyoruz.”
Hüseyin Bey bu cümleyi eve dönüş otobüsünde üç kez tekrar eder; her seferinde biraz daha az inanır, biraz daha çok umut eder.
Yatakhanede İki Dünya
Eylül geldiğinde kampüslerde benzeri görülmemiş bir karşılaşma yaşanır. Bir tarafta anaokulundan beri aynı koridorlarda büyümüş, hafta sonları alışveriş merkezinde buluşan, yazları Çeşme’de geçiren çocuklar; diğer tarafta Denizli terminalinden alınmış plastik bavuluyla yatakhaneye yerleşen, yıpranmış çizgili defterine türev alan bir çocuk.
İlk haftalar trajikomiktir. Kantinde pahalı matcha latte söyleyen grubun yanında, cebindeki harçlıkla su ve sade bisküvi alan olimpiyatçı sınıfın görünmez hayaleti gibidir. Denge, matematik hocasının tahtaya yazdığı üniversite düzeyindeki bir soruyla sarsılır.
Sınıfın en havalı grubu soruya boş gözlerle bakarken arka sıradaki sessiz çocuk kalkar, tebeşiri alır ve soruyu iki satırlık bir lemmayla yerle bir eder. O andan itibaren hiyerarşi yeniden yazılır: — “Oğlum Arda’ya baksana. Dün odasına gittim, duvara fonksiyon grafikleri çizmiş. Cumartesi bizim projeyi ona soralım, karşılığında onu İstinyePark’a yemeğe götürürüz.”
Böylece taşra zekâsı ile şehir burjuvazisi arasında gayriresmi bir pakt kurulur: biri kalkülüs fısıldar, öbürü metropolün sosyal labirentinde yol gösterir.
Madalya Borsası
Yatırımın karşılığı yazın, uluslararası olimpiyat finallerinde alınır. Milli takım kürsüye çıktığında okulda bayram havası eser. Madalya haberi WhatsApp grubuna düştüğü an kurumsal iletişim birimi alarma geçer:
- Web sitesinin manşeti gece 03.00’te değişir: “Öğrencimiz dünya arenasında Türkiye’ye madalya kazandırdı!”
- Gazetelerin pazar eklerine ilanlar ayrılır.
- Bir sonraki kayıt döneminin tanıtım kitapçığının ilk sayfasına, madalyalı gencin laboratuvar önlüğüyle çekilmiş dev fotoğrafı basılır.
Ağustosta kampüsü gezen varlıklı bir veli kayıt ücretine itiraz edecek olduğunda müdür parmağını duvardaki madalya panosuna doğrultur: — “Beyefendi, çocuğunuz burada bu madalyalı arkadaşıyla aynı etütte dirsek çürütecek. Bu iklimin bedeli parayla ölçülür mü?”
Veli boynunu büker, imzayı atar. Denizli’den gelen çocuğun dört yıllık bursu, böylece bir bakıma koridordaki madalya panosunun önünde ödenmiş olur.
Son İstasyon: Terastaki Çocuk
Son sınıfta maratonun son perdesi açılır. Uluslararası danışmanlar öğrencinin başvuru kompozisyonunu ilmek ilmek işler: “Taşranın tozlu sokaklarından soyut matematiğin zirvesine yürüyen çocuk.” Mart ayında tam burslu kabul mektubu ekrana düşer.
Mezuniyet balosunda, Boğaz kenarındaki otelin terasında herkes dans ederken o çocuk bir köşede tek başına karanlık sulara bakar. Arda yanına gelir, elinde iki bardak limonata: — “Ne düşünüyorsun?” — “Denizli’de bizim evin önünde de bir dere vardı. Bundan küçüktü.” — “Oradan buraya nasıl geldin peki?”
Çocuk gülümser, limonatayı alır: — “Açıortaydan.”



