İstanbul’un kuzeyindeki orman yollarına yaslanan geniş kampüslü okullarda sabah saatleri, sıradan bir okul gününden biraz farklı başlayabilir. Eylül ve ekimde, son sınıf öğrencilerinin on sekiz yaşını doldurup ehliyetlerini aldığı haftalardan itibaren, okul kapıları ve öğrenci otoparkları gençlik sosyolojisinin ilginç bir aynasına dönüşür.
Otopark hikâyeleri, özel okul sohbetlerinin sevilen konularından biri.
Orman Yolunda Saat 08.20
Sabah 08.20. Kıvrımlı orman yolunu sonbahar sisi kaplamış. Güvenlik kulübesindeki küçük radyoda haber bülteni cızırdıyor. İlk derse on dakika var.
Virajın ardından tok bir motor sesi duyulur; mat siyah bir spor otomobil kapıya yaklaşır. Arkasında büyük bir arazi aracı ve gri bir SUV sıraya girer. Direksiyonlarda on sekiz yaşındaki son sınıf öğrencileri: bir ellerinde direksiyon, öbüründe kahve bardağı, gözlerinde güneş gözlüğü.
Öndeki aracın camı iner: “Günaydın Şaban Ağabey! Açsana bariyeri, 08.30’da fizik quizi var!”
Arkadaki araçtan bir ses gelir: “Şaban Ağabey açma! Dün yolda beni sollamaya kalktı, sıraya geçsin!”
Güvenlik amiri Şaban Efendi kulübeden çıkar, ceketini ilikler: “Kavga etmeyin beyler, ikinize de yer var.”
Bariyer kalkar, motor sesleri çam ağaçları arasında yankılanır. Birkaç metre geride, on iki yıllık küçük bir hatchback’in direksiyonunda sırasını bekleyen felsefe öğretmeni dikiz aynasından bakar ve başını hafifçe iki yana sallar.
Gerçek Kampüsler
Bu tür sahneler sık sık İstanbul’un geniş kampüslü özel okullarıyla ilişkilendirilir. Ama okulların kendisi, bu hikâyelerin sandığından çok daha farklı yerlerde.
Robert Kolej 1971’den beri Arnavutköy sırtlarındaki, eski Amerikan Kız Koleji’nden kalan kampüsünde. Enka Okulları 1996’dan beri İstinye’deki Sadi Gülçelik Spor Sitesi içinde. Hisar Okulları Eyüpsultan’ın Göktürk Merkez Mahallesi’nde; Koç Okulu ise İstanbul’un Anadolu yakasında, Tuzla’nın Tepeören bölgesinde, geniş bir orman arazisinde.
Bu okulların her birinin kendi ulaşım ve otopark kuralları var; hangi öğrencinin arabayla gelebileceği, nereye park edebileceği okuldan okula değişiyor. Bu yazıdaki otopark hiyerarşisi bu okulların herhangi birinin gerçek düzenini anlatmıyor; daha çok, özel okul çevrelerinde dolaşan bir şehir efsanesinin portresini çiziyor.
Otoparkın Görünmez Haritası
Öğrencilerin anlattığı hikâyelerde otopark, görünmez çizgilerle bölünmüş bir harita gibi tarif edilir.
- Vitrin: Ana girişin önü. Teneffüste kafeterya pencerelerinden görünen yer. Buraya park etmek, hikâyelerde sosyal piramidin zirvesinin işaretidir.
- Şarj istasyonları: Elektrikli araçların sayısı arttıkça yeni bir gerilim alanı. “Benim şarjım yüzde on iki kaldı, kabloyu çekiyorum” cümlesi, öğrencilerin en çok taklit ettiği diyaloglardan biri.
- Güvenli veli segmenti: Endişeli ailelerin “acemi sürücüye sağlam araba” mantığıyla verdiği büyük SUV’lar. Saygı görürler ama “havalı” bulunmazlar.
- Arka saha: Ailenin yedek arabasıyla ya da anneanneden kalan küçük bir otomobille gelenlerin yeri.
Bu haritanın ne kadarının gerçek, ne kadarının öğrencilerin kendi aralarında büyüttüğü bir şaka olduğu belli değil. Hikâyeyi anlatan her öğrenci, kendi arabasını haritanın en sevimli köşesine yerleştirir. Kantin masalarında bu harita mizah konusudur. Ama mizahın altında, aynı okulda okuyan gençler arasındaki ekonomik farkların görünür hale gelmesinin yarattığı huzursuzluk da yatar.
“Babamın Eski Arabası”
Lüks arabayla okula gelen öğrenciler arasında, anlatılan en yaygın davranış kalıbı sahte bir tevazudur. Kimse arabasının yeni alındığını kabul etmez.
En klasik cümle şudur: “Yok abi, sıfır değil. Babam yenisini alınca bunu bana bıraktı, eski araba yani.”
Madalyonun öbür yüzünde ise bir paranoya vardır: kapı çiziği korkusu. Teneffüs zili çalınca bazı öğrencilerin otoparka koşup yandaki arabanın kapısının kendi arabasına çarpıp çarpmadığını kontrol ettiği anlatılır.
Servisten Ayrılmak
Öğrencilerin anlattığı en önemli eşik, okul servisinden ayrılmaktır. On sekiz yaşına basıp servis kaydını sildirmek ve okula kendi arabasıyla gelmek, hikâyelerde bir tür reşitlik töreni gibi anlatılır.
Ama servis kalabalığı da kendi hikâyelerini üretir. Servis şoförünün sabah radyosu, arka koltukta çözülen son dakika ödevleri, yol boyunca kurulan arkadaşlıklar: Mezunların pek çoğu, yıllar sonra otoparktaki arabaları değil, servisteki sohbetleri hatırlar. Servisin son durağında inen arkadaşa el sallamak, bir spor arabanın egzoz sesinden çok daha uzun süre akılda kalır.
Güvenlik Kulübesinin Dili
Okul kapılarındaki güvenlik görevlileri, kampüsün en iyi gözlemcileridir. Hangi arabanın hangi aileye ait olduğunu, kimin her sabah geç kaldığını, kimin her gün aynı saatte geldiğini bilirler.
Öğrencilerin anlattığı hikâyelerde güvenlik amirinin dili ince bir diplomasidir. Kıdemli bir öğretmene “Hocam, otopark doldu, aracınızı arkaya çekebilir misiniz?” der; aynı sabah bir öğrenciye de “Hoş geldiniz” diye seslenir. Bu farklı tonlar, kampüsteki görünmez hiyerarşinin en küçük ve en gerçekçi işaretleridir.
Ama hikâyelerin çoğu bir de iyilik sahnesiyle biter: Yağmurlu bir akşam, arabası çalışmayan bir öğrenciyi kendi şemsiyesiyle servise kadar götüren, sınav sabahı geç kalan bir öğrenciye kestirme yolu gösteren güvenlik görevlisi. Mezunlar yıllar sonra arabalarını değil, onu hatırlar.
Ailelerin Kararı
Bir gence on sekiz yaşında araba vermek, ailelerin kendi aralarında uzun uzun tartıştığı bir karardır. Velilerin anlattığına göre bu tartışmada iki taraf vardır.
Bir taraf güvenliği öne çıkarır: “Gece şehre inecekse, kendi arabasıyla daha güvende.” Öbür taraf değerleri: “Arkadaşları servisle gelirken onun pahalı bir arabayla gelmesi doğru mu?”
Rehberlik servislerinin de bu konuda velilere sık sık hatırlattığı bir şey var: Gençlerin kendilerini değerli hissetmesi, sahip oldukları eşyalardan çok, arkadaşlarıyla ve öğretmenleriyle kurdukları ilişkilere bağlıdır.
Öğretmenin Arabası
Otopark hikâyelerinin en ironik figürü öğretmendir. Yıllardır aynı okulda ders veren bir öğretmen, öğrencilerinin arabalarından çok daha mütevazı bir araçla okula gelir.
Öğretmenlerin anlattığına göre bu durum çoğu zaman bir şakaya dönüşür; öğretmenler de öğrenciler de bu tezatla dalga geçmeyi öğrenir, kimse kimseye kırılmaz. Bir öğrenci öğretmenin eski arabasını görüp “Hocam, bunu değiştirmeyecek misiniz?” diye sorar. Öğretmen gülümser: “Sen önce türevi bitir, sonra araba konuşuruz.”
Kapanış
Saat 16.30. Son ders zili çalar. Otoparktaki arabalar birer birer çalışır, müzik sistemlerinin sesi yükselir.
Felsefe öğretmeni küçük hatchback’inin kapısını açarken bir öğrenci yanına gelir. Sabah bariyerde tartışan arabaların sahiplerinden biri.
“Hocam, arabam bozuldu. Beni şehre kadar bırakır mısınız?”
Öğretmen gülümser, yolcu kapısını açar: “Bin. Ama yol boyunca Kant konuşacağız.”



