Özel okul kayıt dönemlerinde kamuoyunun dikkati hep Milli Eğitim Bakanlığı’nın açıkladığı tavan zam oranlarına odaklanır. Haber bültenleri “Özel okul zamlarına sınır” diye manşet atar; 2026-2027 için tavan, devam eden öğrencilerde yüzde 30,74, kademe başlangıçlarında yüzde 43,92’dir.
Ama İstanbul, Ankara ve İzmir’in kolej koridorlarında dönen piyasa, mevzuat cetvellerini tebessümle karşılayacak kadar tecrübelidir. Finans direktörleri bilir ki kanunla sınırlanan eğitim ücreti buzdağının vitrinidir. Velinin kaçamayacağı iki kalem, o tavanın dışında kalır: zorunlu yemek paketi ve servis. Veli gruplarındaki hesaba göre bu ikisi, bazı okullarda eğitim ücretinin yarısına yaklaşır; anaokulundan beri bu hesabı yapan veliler, sonucu artık ezbere söyler.
Saat 12.15: Tavuk Sote Otopsisi
Çarşamba, saat 12.15. Çekmeköy ya da Kemerburgaz’ın çam ormanlarına komşu, brüt beton ve cam cepheli ödüllü bir kampüsün yemekhanesindeyiz. Çelik tepsilerin şakırtısı, yüzlerce çocuğun uğultusu ve hafif yanık ayçiçek yağı kokusu.
Okulun tanıtım broşüründe bu salon şöyle anlatılır: “Uluslararası beslenme uzmanları denetiminde, organik girdilerle hazırlanan Akdeniz tipi dengeli menüler.”
- sınıf öğrencisi Can’ın melamin tabldotunda ise şunlar var:
- Birbirine yapışmış, ılık domates soslu kelebek makarna,
- Konserve bezelyeyle harmanlanmış tavuk göğsü küpleri,
- Kenarları kararmış yarım kase marul,
- Plastik ambalajda endüstriyel bir yoğurt.
Aynı dakikalarda zemin kattaki mali işler ofisinde Can’ın babası Selim Bey faturaya bakıyor. Yemek kalemi: 242.000 TL.
Tatiller düşüldüğünde bir eğitim yılında öğrencinin okulda bulunduğu gün sayısı 180 civarıdır. Selim Bey hesap makinesini çıkarır: 242.000 bölü 180, eşittir 1.344 TL.
Camın ardında şef, büyük kepçeyle kazandan makarnaları tabaklara boca ediyor. Öğrencilerin yarısı bezelyelere dokunmadan çöp konteynerinin önünde sıraya giriyor.
Selim Bey başını kaldırır: — “Kuzum, bir öğün tabldot için her gün benden 1.344 lira alıyorsunuz. Eşimle Bebek’te balıkçıya gitsek öğlen iki kişi levrek yeriz bu paraya! Çocuk tavuğu çiğneyemiyorum diyor. ‘Evden sandviç getireyim’ deyince de kapıdan sokmuyorsunuz. Buna rehin almak denmez de ne denir?”
Muhasebe görevlisinin cevabı bürokrasinin en sofistike kalkanıdır: — “Selim Beyciğim, biz sadece yemek satmıyoruz; HACCP ve ISO 22000 standartlarında gıda güvenliği sunuyoruz. Dışarıdan gelen bir gıdanın saklama koşullarını garanti edemeyiz. Bir öğrencimiz zehirlense sorumluluğu kim alacak?”
Beslenme Çantası Yasağı ve Bakteri Diplomasisi
Kolejlerin beslenme çantasına, termosa ve sefertasına karşı bu tavizsiz tutumu veliler arasında “bakteri diplomasisi” diye anılır. Her veli toplantısında aynı üç gerekçe sıralanır:
- Evden gelen mayonezli ya da etli yiyeceklerin bozulma riski,
- Alerjen çapraz bulaşma (fıstık alerjisi olan çocuğun yanındaki kurabiye),
- Ve en trajikomik olanı: “yemek salonundaki sınıfsal eşitlik ilkesi.” Bir çocuğun füme eti ile ötekinin peynirli ekmeği yan yana gelirse pedagojik bir asimetri doğacaktır.
Velilerin vardığı sonuç ise daha yalındır: yemek, tavanın uzanamadığı bir gelir kalemidir. Okulların çoğu yemeği kendisi pişirmez, catering firmalarına verir; firmanın tabağa koyduğu ile veliye yansıyan arasındaki fark, veli gruplarında her eylül yeniden hesaplanır. Kimse bunu yüksek sesle söylemez; söylemeye gerek de yoktur, çünkü her eylül zam oranı eğitim ücretinden önce yemek kaleminde fark edilir. Bakanlık da bu kalemleri izlediğini, hizmet alımıyla sunulan her şeyin ücret tespitine ve kayıt sözleşmesine girmesi gerektiğini açıkladı. Veli için pratik sonuç değişmez: çanta yine kapıda kalır.
UKOME Tarifesini Aşma Sanatı
Yemek faturasını sindirmeye çalışan veliyi ikinci tuzak, eylülün ilk haftasında kampüs bahçesine kurulan servis stantlarında bekler.
İstanbul’da UKOME her yıl okul servisleri için mesafeye göre bir ücret tarifesi ilan eder. Sarıyer, Göktürk, Acıbadem ya da Çayyolu’ndaki kolejlerin kapısında velinin önüne konan sözleşmeler ise o tarifenin birkaç katını gösterir. Servis firmaları tarifenin standart araçlar için olduğunu, kendilerinin ise “premium” hizmet verdiğini söyler. Fark, sözleşmeye eklenen yaratıcı kalemlerde saklıdır:
- Pedagojik araç içi rehberlik / hostes bedeli,
- Canlı GPS ve telemetri yazılım lisansı (çocuğu haritada gösteren, çoğu sabah çöken uygulama),
- Genişletilmiş koltuk sigortası,
- Ekspres hat primi (minibüsün en fazla sekiz öğrenci alıp yolu uzatmaması vaadi).
Göktürk’ten Levent’e dokuz kilometre için gelen faturaya isyan eden veliye servis koordinatörü bıyık altından güler: — “Beyefendi, UKOME tarifesi standart minibüsler içindir. Bizim araçlarda deri koltuk, her koltukta USB şarj ve çocuk gelişim sertifikalı hostesimiz var. Kabul etmiyorsanız çocuğu her sabah kendiniz getirin. Tabii 07.45’te Levent’te park edecek bir metrekare kaldırım bulursanız.”
Veli bir adım geri çekilir: — “Peki bu GPS ücreti nedir Allah aşkına? Çocuğun koluna akıllı saat taksam aynı konumu veriyor!”
Amir sözleşmeyi çevirir: — “Sistemimiz okulun güvenlik veri tabanına entegre efendim. Harici takip cihazları kampüs girişinde onaydan geçemez. İmzalamazsanız güzergâhtaki yerinizi başka öğrencimize vermek zorundayız.”
Hakem Heyeti Kararları ve “Çocuğunuzun Huzuru”
Hukuk cephesinde veliler boş değil. Tüketici hakem heyetleri son yıllarda, sözleşmeye aykırı artışların ve verilmeyen yemek hizmetinin bedelinin faiziyle iadesine karar verdi; bu kararlar haber sitelerinde “emsal” diye dolaşıyor.
Peki neden veli gruplarındaki öfkenin çok küçük bir kısmı dilekçeye dönüşür? Cevap, anne-babanın en hassas damarındadır. Başvuru yapan bir veli, ertesi gün müdürün odasına davet edilir. Müdür zehirli bir nezaketle konuşur: — “Hakan Bey, elbette hakkınızı arayabilirsiniz. Ancak takdir edersiniz, sınıftaki arkadaşları öğlen yemekhaneye inerken Can’ın tek başına sınıfta kuru sandviç yemesi onda dışlanmışlık hissi yaratabilir. Çocuğunuzun bunu yaşamasını hiç arzu etmeyiz…”
Konuşma bir tehdit içermez; içermesine gerek de yoktur. Veli mesajı alır. Yemek faturasından kurtulmak uğruna 12 yaşındaki çocuğunun “sorunlu velinin çocuğu” diye anılmasını göze alamaz. Dilekçe çekmeceye girer, kart sessizce POS cihazına uzanır.
Nizamiye Önünde Rölanti
Saat 16.30. Zil çalar. Kampüsün önündeki yolda, logolu servis minibüsleri rölantide bekler; egzoz dumanı sonbaharın erken çöken alacakaranlığına karışır. Hostesler tabletleriyle öğrencileri tek tek koltuklarına oturtur. Her koltukta geleceğin mühendisleri, doktorları, girişimcileri oturur; koltukların her biri de ailesinin sırtındaki bir taksit planıdır.
Nizamiyenin yanında, arabasının direksiyonunda oturan Selim Bey konvoyun çıkışını izler. Termostaki kahvesi soğumuştur. Banka uygulamasından bir sonraki ayın servis ve yemek taksidine bakar.
Telefon titrer. Can’dan mesaj: “Baba servisi kaçırdım. Beni sen alır mısın? Bir de acıktım, eve gelirken simit alalım mı?”
Selim Bey hesap makinesini bir kez daha açar. Simit, 1.344 liranın içine kaç kere sığar, merak eder.



