Ankara’da Balgat’taki Dışişleri Bakanlığı’nın mermer koridorlarında yürürken, duvarlardaki portrelerden yalnızca bürokrat siluetleri değil, bir kurumsal soy ağacının izleri de yansır. Lozan’dan Montrö’ye, Kıbrıs’tan Soğuk Savaş pazarlıklarına kadar masaya oturan hariciyecilerin önemli bir kısmının aynı iki kapıdan geçtiği söylenir: Beyoğlu’ndaki Galatasaray Lisesi ve Ankara Cebeci’deki Mekteb-i Mülkiye, yani Siyasal Bilgiler Fakültesi.

Bu frankofon ittifak tesadüfi bir zümreleşmeden çok, çöken bir imparatorluğun lisan ihtiyacından doğdu.


Tercüme Odası’ndan 1868’e: Lisanı Olan Devleti Yönetir

Hikâye 1821’deki Mora İsyanı’yla başlar. O tarihe kadar Osmanlı’nın dış yazışmalarının önemli bir kısmı Fenerli Rum tercümanlar aracılığıyla yürütülüyordu. İsyan, Bab-ı Âli’nin dış politikasını ve sırlarını bir tercüman tekeline emanet edemeyeceği gerçeğini acı biçimde gösterdi.

Tanzimat’ın mimarları, Batı dillerini, özellikle dönemin diplomasi dili Fransızcayı ana dili gibi konuşan, Batı kamu hukukunu bilen yerli kadrolara ihtiyaç olduğunu fark etti. 1833’te kurulan Bab-ı Âli Tercüme Odası bu ihtiyacın ilk fidanlığıydı. 1 Eylül 1868’de Sultan Abdülaziz’in katıldığı törenle Fransızca eğitim veren Mekteb-i Sultani’nin açılması ise bu hikâyenin en önemli eşiklerinden biri oldu. Avludaki Fransızca münazaralar, yarım asır sonra Cenevre ve Paris masalarındaki resmi dile dönüşecekti.


“Lise Galatasaray, Fakülte Mülkiye”

Cumhuriyet’le başkent Ankara’ya taşınınca hariciye geleneğinde yeni bir sentez doğdu: İstanbul’un mektepli kuşakları ile Cebeci’de yükselen Mülkiye arasında organik bir bağ.

Mülkiye’nin kendi hikâyesi de en az Galatasaray’ınki kadar eskidir: 1859’da İstanbul’da devlet memuru yetiştirmek için kurulan Mekteb-i Mülkiye, 1936’da Ankara’ya taşınarak Siyasal Bilgiler Okulu oldu; Cebeci’deki binası kuşaklar boyu kaymakamların, valilerin ve diplomatların okuluydu. İstanbul’da Fransızca öğrenen çocuk, Ankara’da devleti öğreniyordu.

Bu bağ, koridorlarda yazılı olmayan bir formüle dönüştü: “Lise Galatasaray, fakülte Mülkiye.”

İki kurumu birbirine bağlayan harç sadece akademik bilgi değildi; Fransızların “esprit de corps” dediği zümre dayanışması ve Galatasaray’ın “devrecilik” kültürüydü. Beyoğlu yatakhanelerinde başlayan ağabeylik, Cebeci’nin amfilerinde ve Mülkiye’nin geleneksel İnek Bayramı’nın mizahında pekişirdi.

Formülün en güzel yanı, kimsenin onu bir yönetmeliğe yazmamış olmasıydı. Yazılmayan kural, yazılandan daha uzun yaşar; çünkü itiraz edecek bir madde numarası yoktur. Bakanlığa adım atan genç bir diplomat, karşısındaki şube müdürünün ya liseden bir üst devresi ya da Cebeci’den bir kantin arkadaşı olduğunu çoğu zaman ilk haftada öğrenirdi.


Mülakat Odası

Hariciyenin meslek memurluğu sınavı uzun yıllar yazılı ve sözlü aşamalardan oluştu. Sözlü mülakat, eski diplomatların anılarında en çok konuşulan bölümdür.

Mülakat odası etrafında dolaşan hikâyelerin ortak teması, bilginin yanında üslubun da tartıldığı fikridir: aksan, duruş, kıyafet, sakinlik. Bu hikâyelerin ne kadarı gerçek, ne kadarı kuşaktan kuşağa büyütülmüş bilinmez; ama hepsinin anlattığı şey aynıdır: Bu odaya girerken kimse sadece kendisi olarak girmezdi, okulunu da yanında getirirdi. Galatasaraylı aday için bu bir avantaj kadar bir yüktü: Heyetteki kıdemli bir büyükelçi aynı avludan geçmişse, adaydan beklenen çıta da o avlunun çıtasıydı.


Sultani Kökenli Hariciyeciler

Bu ekol yalnızca salon centilmenlerinden ibaret değildi. Türkiye’nin en sancılı krizlerinde masada oturan isimlerin bir kısmı Galatasaray’dan çıktı:

Fatin Rüştü Zorlu: Galatasaray Lisesi’nden sonra Paris’te siyaset bilimi, Cenevre’de hukuk okudu. 1957-1960 arasında Dışişleri Bakanı olarak Kıbrıs’a ilişkin Zürih ve Londra antlaşmaları sürecinin baş aktörlerinden biri oldu. Genç diplomatları sabaha kadar çalıştırdığı anlatılan bir çalışma disiplininin adı oldu.

Coşkun Kırca: Şişli Terakki ve Galatasaray liselerinden sonra İstanbul Hukuk’u bitirdi. Ottawa büyükelçisiyken, 12 Mart 1985’te büyükelçilik silahlı militanlarca basıldı; Kırca saldırıdan yaralı kurtuldu. Hariciyenin en tavizsiz isimlerinden biri olarak anılır; o gün yaşananlar, bir kuşak diplomat için mesleğin ne kadar ağır bir iş olabileceğinin hatırlatıcısı oldu.

İlter Türkmen: Galatasaray Lisesi ve 1949’da Siyasal Bilgiler mezunu. Dışişleri Bakanlığı yaptı; 1991-1996 arasında, BM genel sekreter yardımcısı rütbesiyle UNRWA’nın genel komiserliğini üstlendi.

Şükrü Elekdağ: Galatasaray Lisesi’nden sonra İstanbul Yüksek İktisat ve Ticaret Okulu’nu bitirdi, Paris’te doktora yaptı. 1974-1979 arasında Dışişleri müsteşarı, 1979-1989 arasında Washington büyükelçisi oldu.

Onur Öymen: İlk, orta ve lise eğitimini Galatasaray’da, yükseköğrenimini 1963’te Siyasal Bilgiler’de tamamladı. Bonn büyükelçiliğinin ardından 1995’te Dışişleri müsteşarı oldu; diplomasi üzerine Silahsız Savaş adlı kitabı yazdı.

Bu beş isim, “Lise Galatasaray, fakülte Mülkiye” formülünün bile tam olarak işlemediğini gösterir: Biri Paris’e ve Cenevre’ye, biri İstanbul Hukuk’a, biri İktisat’a gitti. Formül, bir kuraldan çok bir hatıradır.


Hariciye Sözlüğü

Balgat salonlarında konuşulan dil, sıradan kamu idaresinin ötesinde kendine has kodlarla örülüdür:

  • “Mon cher”den “monşer”e: Fransızca “azizim” anlamındaki hitap, içeride mesleki yakınlığın parolası, dışarıda ise “halktan kopuk bürokrat” anlamında bir alay sıfatı oldu.
  • Démarche: Diplomaside sıradan bir itiraz yoktur; démarche yapılır. Bir başkentin tavrını elçi aracılığıyla resmen iletmesidir.
  • Aide-mémoire ve non-paper: Masaya bırakılan, imzasız, antetsiz düşünce kâğıtları. Tek bir kelimenin nüansı bir krizin dondurulmasıyla tırmanması arasındaki çizgiyi çizebilir.
  • Ağabeylik: Makam odasında “Sayın Müsteşarım” olan hitap, kapalı kapılar ardında yatakhane hitabına dönebilir.

1980 Kırılması: İngilizcenin Yükselişi

1980’e kadar dış politikanın ağırlık merkezi Avrupa başkentleri ve Cenevre’ydi. 24 Ocak kararları ve Turgut Özal döneminin ihracata dayalı ekonomisiyle diplomattan pazar bulması, yatırım çekmesi de beklenmeye başladı. Ağırlık Washington’a, uluslararası finans kuruluşlarına kaydı; İngilizce tartışmasız tek küresel dil oldu.

Bu dönüşümle Robert College ve Boğaziçi mezunları hariciyenin kapısını daha güçlü çalmaya başladı. Amerikan pragmatizmi, temkinli ve kuralcı Fransız ekolüyle ilk kez ciddi biçimde yarıştı. Koridorlardaki şaka da değişti: Eskiden bir notanın Fransızca taslağı üzerinde saatlerce virgül tartışılırdı; şimdi İngilizce bir sunumun slayt sayısı tartışılıyordu. Eski kuşak bunu bir gerileme, yeni kuşak bir hızlanma olarak gördü. İkisi de haklıydı; hariciye her zaman olduğu gibi iki tarafı da yazışmaya geçirdi.


Bugün

2000’lerden sonra meslek memurluğu sınavlarına gelen adayların okul yelpazesi genişledi; farklı üniversitelerden ve disiplinlerden gelen kadrolarla teşkilat çeşitlendi. Galatasaray-Mülkiye hattı bugün bir tekel değil, bir hatıra ve bir üslup.

Balgat’ta bir koridorda iki diplomat karşılaşır. Biri genç, biri emekliliğine yakın. — “Günaydın Sayın Büyükelçim.” — “Günaydın. Siz hangi okuldansınız?” — “Ege Üniversitesi efendim.”

Büyükelçi bir an duraksar, gülümser: — “Güzel. Fransızcanız var mı?” — “Yok efendim. İngilizce, Arapça, biraz da Rusça.” — “Mon cher, o zaman bana Arapça bir démarche yazmayı siz öğreteceksiniz.”