Kasım ayının son günleri, bozkır ayazının pencereleri buğulandırdığı bir salı akşamı, saat 21.00. Anadolu’daki bir fen lisesinin pansiyon katındaki etüt salonunda çıt çıkmıyor.

Tek ses, tavandaki floresan lambanın vızıltısı, kalorifer peteklerinin çıtırtısı ve kırk saniyede bir çevrilen kitap sayfaları. Dışarıda eksi altı dereceye inen rüzgâr çatıyı döverken, içeride kurşun kalem tozu, demli çay ve silgi kokusu.

Masada kenarları koli bandıyla onarılmış kalın bir türev fasikülü, yarısı içilmiş soğuk bir çay ve ucu eğrilmiş bir kalem. On yedi yaşındaki Mehmet, bir polinom sorusunun başında kaşlarını çatmış. Sıranın ahşap yüzeyine, iki yıl önce tıp fakültesini kazanan bir üst devrenin kazıdığı yazı göz kırpıyor: “Ayaz biter, amfi başlar. Dayan devrem.”

Anadolu’daki pansiyonlu fen liselerinden birinde okumuş herkes bu salonu tanır. Büyükşehirlerin pahalı kolejleri ve özel koçları reklam panolarını doldururken, Türkiye’nin akademik omurgasının önemli bir kısmı bu sessiz etüt salonlarında, devlet yatılılığının disipliniyle yoğruluyor.


Beş Okul, Beş Kuruluş Hikâyesi

Ankara Fen Lisesi 1964’te, İstanbul Atatürk Fen Lisesi 1982’de, İzmir Fen Lisesi 1983’te açıldı. Sonra sıra Anadolu’ya geldi.

Kayseri Fen Lisesi 1984’te Türkiye’nin dördüncü fen lisesi olarak kuruldu. İncesu ilçesindeki yaklaşık 210 bin metrekarelik eski Taksan arazisinde, 24 Eylül 1984’te dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren ve Millî Eğitim Bakanı Vehbi Dinçerler’in katıldığı bir törenle açıldı. Bugün Osman Ulubaş Kayseri Fen Lisesi adını taşıyan okul, 23 Ekim 2017’de Kocasinan’daki Şeker Mahallesi’ne taşındı.

Gaziantep Fen Lisesi 13 Ağustos 1985 tarihli Bakanlık onayıyla beşinci fen lisesi olarak kuruldu. 1994’te Vehbi Dinçerler’in adını aldı. İlk binası 1969’da ilköğretim okulu olarak açılmış, sonra öğretmen lisesi ve eğitim enstitüsü olarak kullanılmış bir yapıydı; okul 2007-2008’de Gaziantep Üniversitesi yakınındaki yeni yerleşkesine taşındı.

Adana Fen Lisesi 2 Eylül 1987’de kuruldu ve eğitime “Eytamhane” ya da “Taş Bina” olarak bilinen tarihi bir binada başladı. 1909’da yetim kalan Ermeni çocukları için açılan bina, zaman içinde kız okulu, öğretmen okulu, eğitim enstitüsü ve Adana Anadolu Lisesi olarak kullanıldı. Bugün Taş Bina’nın üst katında pansiyonda kalan öğrencilerin yatakhanesi var.

Trabzon Fen Lisesi 21 Şubat 1989’da kuruldu. Şehir merkezinde uygun bina bulunamayınca Yomra Lisesi için yapılmış bir bina okula tahsis edildi; okulun adı bu yüzden 1990’da Trabzon Yomra Fen Lisesi oldu. İlk yıl doksan beş öğrenci kaydoldu; pansiyon 1990-1991’de açıldı.

Samsun Fen Lisesi ise 2000’de Türkiye’nin kırk sekizinci fen lisesi olarak kuruldu. İlk yıl kırk sekiz öğrenciyle başladı, 2009-2010’dan itibaren Garip Zeycan Yıldırım adını taşıyor.

Beş okulun ortak noktası, hiçbirinin hazır bir kampüsle başlamaması. Ödünç binalar, eski yetimhaneler, başka okullar için yapılmış yapılar: Anadolu’nun fen liseleri, ellerindeki imkânla işe koyuldu.


Bozkırın Akademik Manastırları

Büyükşehirdeki bir lise öğrencisinin günü kafeler, alışveriş merkezleri ve sosyal medyanın bitmeyen uyaranlarıyla bölünür. Anadolu’daki pansiyonlu bir fen lisesinde ise hayat, mezunların deyişiyle bir manastır sadeliğine bürünür.

Burada bir öğrencinin coğrafyası üç noktadan ibarettir: yurt odası, yemekhane, etüt salonu. Okulun çevresi çoğu zaman şehir merkezinden uzaktır; gidecek bir kafe, oyalanacak bir sokak yoktur.

Bu yoksunluk, mezunların anlatısında bir ceza değil, bir avantajdır. Sıkılan bir öğrenci, sığınacak yer olarak sonunda yine problemlerini bulur.


Gece 23.30: Çay Ocağı Simyası

Pansiyonlu okullarda eğitim etüt zilinin çalmasıyla bitmez. Yurt binasının çay ocağında sarı bir ampul yanar. Nöbetçi kimya öğretmeni ile uykusu kaçan üç son sınıf öğrencisi çaydanlığın başına toplanmıştır.

Bir peçetenin üzerine çizilmiş bir pil devresi tartışılır:

“Hocam, derişim düşünce potansiyel değişmiyor mu? Kitaptaki soru bunu hiç hesaba katmamış.”

Öğretmen gözlüğünü alnına iter, çayından bir yudum alır:

“Aferin. Kitap yüzeysel geçer, ama sınav o ayrıntıyı yoklayabilir. Doldur şu bardağı, bu dengeyi bitiriyoruz.”

Bu sahnede özel ders faturası yoktur. Sadece bir öğretmenin öğrencilerine duyduğu inanç ve o öğrencilerin kendi kaderlerini değiştirme isteği vardır.


Elden Ele Fasiküller

Büyükşehir kolejleri danışmanları ve akıllı tahtalarıyla övünürken, Anadolu’nun pansiyonlu fen liselerinin cephaneliği daha mütevazıdır: elden ele devredilen yıpranmış soru bankaları.

Mezunların anlattığına göre bu okullarda bir soru bankası çöpe atılmaz. Kenarlarına kestirme yollar not edilmiş bir fizik fasikülü, bir üst devreden alt devreye emanet gibi geçer. Kitabın ilk sayfasına önceki sahiplerinin adları ve yerleştikleri fakülteler yazılır; yeni sahibi de altına kendi hedefini ekler.

Pansiyonda özel ders yoktur; “ranza koçluğu” vardır. Üst kattaki biyoloji meraklısı alt kattaki arkadaşına hücre solunumunu anlatır, o da ona analitik geometriyi gösterir. Birbirini kıskanmak yerine yukarı çeken bu ortak zekâ, hiçbir dershanenin satamayacağı bir şeydir.


Manastırın Bayramları

Bu okulların hayatı yalnızca etütten ibaret değil. Her okulun kuşaklar boyunca tekrarlanan kendi küçük bayramları var.

Antalya’daki Yusuf Ziya Öner Fen Lisesi bunun güzel bir örneği. Okulun sitesine göre her yıl dokuzuncu sınıflar için bir top bayramı ve Kapadokya gezisi, onuncu sınıflar için portakal şenliği ve Çanakkale gezisi, on birinci sınıflar için de bir çim partisi ve üniversite gezileri düzenleniyor. Döşemealtı’nda, şehir merkezine on sekiz kilometre uzaklıktaki bir kampüste, portakal şenliği bir yılın en çok beklenen günü olabiliyor.

Bu küçük ritüeller, şehirden uzak pansiyonlarda büyüyen öğrenciler için takvimin işaret taşlarıdır. Mezunlar yıllar sonra hangi yıl hangi sınava girdiklerini unutur; ama portakal şenliğinde kimin kiminle dans ettiğini unutmaz.


Büyükşehir Amfisine İniş

Bu başarının ardından eylülde başka bir sınav başlar: büyükşehre göç.

Pansiyonun samimi ortamından çıkıp bir tıp fakültesinin ya da mühendislik bölümünün amfisine giren Anadolulu fen liseli, çoğu zaman hayatının ilk kültür şokunu yaşar. Sıralarda büyükşehir kolejlerinden gelen, yurt dışı tatillerini konuşan akranları oturur. Mezunların anlattığı hikâyelerde ilk haftalar sessizlikle geçer.

Ama bu sessizlik, genellikle ilk vize sonuçlarına kadar sürer. Panoya asılan listede o çekingen öğrencinin adı üst sıralarda göründüğünde, amfideki bakışlar değişir.


Kapanış

Yıllar sonra, o etüt salonundan çıkmış bir mezun eski okuluna bir koli gönderir. İçinde birkaç yeni kitap ve kısa bir not vardır:

“Üçüncü kat etüt salonunun dördüncü sırasındaki kardeşim. Kaloriferin sesine alış. Sıranın üstündeki yazıyı da silme.”

Mehmet notu okur, sıranın yüzeyine bakar. Yazı hâlâ orada. Altına kendi kalemiyle küçük bir satır ekler: “Dayandım.”