İstanbul’un Anadolu yakasında, Haydarpaşa Garı’nın hemen arkasındaki tepede, Marmara Denizi’ne ve Tarihi Yarımada’ya mağrur bir bakış fırlatan devasa saray yavrusu taş bina, sadece bir mimarlık şaheseri değil; Türk tıp ve eğitim tarihinin en dramatik kavşak noktasıdır.
Bugün Sağlık Bilimleri Üniversitesi’ne ev sahipliği yapan bu anıtsal yapı; Sultan II. Abdülhamid devrinde Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane olarak inşa edilmiş, 1933 Üniversite Reformu’nun ardından Mustafa Kemal Atatürk’ün doğrudan talimatıyla kapılarını Haydarpaşa Lisesi olarak açmıştır. 1934’ten 1984’e kadar tam elli yıl boyunca bu tarihi binada eğitim gören Haydarpaşalılar; tıp fakültesinden kalma devasa anatomi amfilerinde, mermer diseksiyon masalarının gölgesinde ve kadavra mahzenlerinin efsaneleriyle büyümüş eşsiz bir kuşaktır.
Mimar Vallaury ve D’Aronco’nun Şaheseri: Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane (1903)
Binanın temelleri, Osmanlı’da modern tıp eğitimini tek bir görkemli çatı altında toplamak amacıyla 11 Şubat 1895’te atıldı. Tasarım, dönemin iki dahi mimarına emanet edildi: Fransız asıllı Levanten Alexandre Vallaury ve İtalyan Art Nouveau üslubunun ustası Raimondo D’Aronco.
İnşaatı sekiz yıl süren ve Sultan II. Abdülhamid’in doğum günü olan 6 Kasım 1903’te hizmete açılan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane; dört tarafı revaklı devasa avlusu, denize bakan kuleleri, yüzlerce odası ve dönemin Avrupa’sında dahi az bulunan ileri teknoloji laboratuvarlarıyla bir tıp mabediydi. Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’nda cepheye koşan, Tıbbiye’nin çatısına Türk bayrağını asarak İngiliz işgaline ilk sivil direnişi başlatan efsanevi tıbbiyeliler işte bu taş koridorlarda yetiştiler.
14 Mart Tıp Bayramı ve Çatıya Çekilen Bayrak: Tıbbiyeli Hikmet Mirası
Binanın ruhunda saklı en büyük kahramanlık destanı, 14 Mart 1919’da yaşandı. İstanbul İngiliz ordusu tarafından işgal edildiğinde, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane binası da yabancı askerlerin kontrolü altına girmişti.
Tıbbiye 3. sınıf öğrencisi Tıbbiyeli Hikmet (Boran) ve arkadaşları, işgali protesto etmek amacıyla okulun iki kulesi arasına dev bir Türk bayrağı astılar. İngiliz süngülerine ve namlularına meydan okuyan bu sivil direniş, Türk milletinin esarete boyun eğmeyeceğinin ilk kıvılcımı oldu ve o gün, Türk tıp tarihine “14 Mart Tıp Bayramı” olarak kazındı. 1934’te bu binada kurulan Haydarpaşa Lisesi öğrencileri, her sabah o iki kulenin arasına bakarken Tıbbiyeli Hikmet’in bağımsızlık ateşini damarlarında hissettiler.
1934 Miladı: Atatürk’ün Emri ve Haydarpaşa Lisesi’nin Doğuşu
1933 yılında gerçekleştirilen büyük Üniversite Reformu ile İstanbul Darülfünunu lağvedilip İstanbul Üniversitesi kurulunca, Tıp Fakültesi Avrupa yakasına (Beyazıt ve Çapa’ya) taşındı. Boşalan bu devasa saray binasının ne olacağı tartışılırken devreye bizzat Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk girdi.
Atatürk, Anadolu yakasında cumhuriyetin ihtiyaç duyduğu aydın, inkılapçı ve donanımlı gençleri yetiştirecek büyük bir lise kurulmasını emretti. Tarihi bina hızla elden geçirildi ve 26 Eylül 1934 tarihinde “Haydarpaşa Lisesi” adıyla kapılarını açtı. Okul adını, 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda büyük yararlılıklar gösteren Haydar Paşa’dan ve binanın yükseldiği tarihi semtten alıyordu.
Lisenin ilk öğrencileri sıralara oturduklarında, kendilerini sıradan bir lisede değil; tıp profesörlerinin kürsülerinde ve kadavra amfilerinde buldular.
Anatomi Amfileri ve Mermer Diseksiyon Masaları
Haydarpaşa Lisesi’nde ders görmek, hiçbir mektepte yaşanamayacak tuhaf ve büyüleyici bir tecrübeydi. Fizik, kimya ve biyoloji dersleri; tıp fakültesi döneminden kalma, basamak basamak yükselen dik hilal biçimindeki anatomi amfilerinde işlenirdi.
Öğretmen kürsüsünün hemen önünde, eskiden tıp öğrencilerinin kadavralar üzerinde teşrih (otopsi) yaptığı beyaz mermer diseksiyon masaları dururdu. Masaların üzerindeki drenaj kanalları ve mermerin soğukluğu, öğrencilere sürekli olarak hayatın ve ölümün sınırlarında olduklarını hatırlatırdı.
Tarih veya edebiyat sınavları bu dik amfilerde yapılır; öğretmenler en üst basamaktan öğrencileri bir tiyatro locası gibi izlerdi. Bu mekansal büyüklük, Haydarpaşalı gençlere daha lise sıralarındayken üniversiter bir ciddiyet ve sarsılmaz bir vakar aşıladı.
Haydarpaşa Garı ile Komşuluk: Tren Düdükleri Eşliğinde Tedrisat
Haydarpaşa Lisesi’nin gündelik hayatı, yanı başındaki tarihi Haydarpaşa Garı’nın ritmiyle akardı. Anadolu’dan İstanbul’a gelen kara trenlerin acı düdükleri, vagonların manevra sesleri ve buhar dumanları, sınıfların açık pencerelerinden içeri dolardı.
Ders sırasında dışarıdan geçen bir trenin sesi duyulduğunda, öğretmenler birkaç saniye susar, Anadolu’nun sesini dinlerlerdi. Öğrenciler için o trenler; Sivas’tan, Erzurum’dan, Konya’dan ya da Kars’tan gelen memleket haberleri demekti. Birçok yatılı öğrenci, memleketine sömestr tatiline giderken okulun arka bahçe kapısından çıkıp doğrudan Haydarpaşa Garı’nın peronlarına iner; bavulunu trene atıp vatan toprağını raylar üzerinden boydan boya kat ederdi. Mektep ile gar arasındaki bu organik bağ, Haydarpaşalıların zihninde memleket sevgisini somut bir demiryolu destanına dönüştürdü.
Kadavra Mahzenleri ve Yatakhanenin Gece Mitolojisi
Haydarpaşa Lisesi’nin yatılı öğrencileri için binanın zemin ve bodrum katları, efsanelerin kaynağıydı. Tıp fakültesi döneminde formol havuzlarında kadavraların saklandığı loş mahzenler, demir parmaklıklı pencereleriyle karanlığa gömülüydü.
Yatakhane koğuşlarında gece nöbetlerinde anlatılan hikayeler nesilden nesile aktarılırdı: Gece yarısı bodrumdan gelen ayak sesleri, eski tıp hocalarının gölgeleri, diseksiyon salonlarındaki fısıltılar… Bu söylenceler yatılı gençliğin hayal gücünü besler, cesaret testlerine dönüşürdü. Gece yarısı el feneriyle bodrum katındaki tarihi tünellere inip geri dönmek, bir Haydarpaşa yatılısı için rüştünü ispat etmenin en büyük göstergesi sayılırdı.
Binanın altından Haydarpaşa Garı’na ya da denize doğru uzandığı söylenen gizli dehlizler, mektebin mitolojik cazibesini bir asır boyunca canlı tuttu.
Sahne ve Edebiyat Devleri: Tuncel Kurtiz’den Zeki Alasya’ya
Haydarpaşa Lisesi’nin o dik amfileri ve tarihi salonları, Türk tiyatro ve sinema tarihinin en büyük aktörlerinin sahneye ilk adım attığı yerdi.
Türk sinemasının ve tiyatrosunun dev ismi, sesiyle ve oyunculuğuyla abideleşen Tuncel Kurtiz, lise eğitimini Haydarpaşa Lisesi’nde tamamladı. Kurtiz, Shakespeare tiratlarını ve Nâzım Hikmet şiirlerini ilk kez bu amfilerin akustiğinde yankılandırdı. O heybetli ses tonunun ve sahne hakimiyetinin temelleri, Haydarpaşa’nın o devasa tavanları altında atıldı.
Türk mizahının ve sinemasının unutulmaz ustası Zeki Alasya, Hürriyet gazetesinin kurucularından Erol Simavi, usta edebiyatçılar ve devlet adamları bu sıralarda yan yana oturdular. Haydarpaşa Lisesi, sadece bir okul değil; Türkiye’nin kültür ve medya hayatını yöneten devasa bir yaratıcılık kuluçkasıydı.
Yeşil-Sarı Fırtına: Haydarpaşa Lisesi Spor Kulübü ve Basketbol Efsanesi
Haydarpaşa Lisesi denildiğinde akla gelen bir diğer büyük mitoloji, yeşil-sarı formasıyla salonları inleten basketbol takımıdır. 1940’lı ve 50’li yıllarda Türk basketbolunun beşiği sayılan Haydarpaşa, Galatasaray ve Robert Kolej ile birlikte Türkiye şampiyonluklarının gediklisiydi.
Okulun tarihi spor salonunda yapılan antrenmanlar, adeta askeri bir komando talimi gibi geçerdi. Maç günleri binlerce Haydarpaşalı öğrenci Kadıköy vapur iskelesinden itibaren yeşil-sarı atkılarıyla yürüyüşe geçer, Spor ve Sergi Sarayı’nın tribünlerini “Hay-Dar-Pa-Şa!” nidalarıyla inletirdi. Takımın yetiştirdiği milli basketbolcular, Türk sporunun en üst düzey liglerinde kaptanlık ve antrenörlük yaparak Haydarpaşa ekolünü salonlara mühürlediler.
1984 Ayrılığı ve Altunizade’ye Taşınış
1980’li yıllara gelindiğinde, binanın Marmara Üniversitesi’ne devredilmesi kararlaştırıldı. 1984 yılında tarihi binadan ayrılmak zorunda kalan Haydarpaşa Lisesi, geçici binaların ardından 1989 yılında Üsküdar Altunizade’deki bugünkü modern kampüsüne taşındı.
Bu taşınma, Haydarpaşa camiası için büyük bir nostalji ve hüzün dalgası yarattı. Eski mezunlar, Marmara’ya bakan o devasa saray binasını “Asıl Haydarpaşa” olarak hatırladılar. Ancak okul, Altunizade’deki yeni yerleşkesinde de o tarihi disiplini, basketbol kültürünü ve Atatürkçü maarif ilkelerini yaşatmaya devam etti. Tarihi bina ise günümüzde Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörlüğü olarak tıp mirasını sürdürmektedir.
Efsanevi Muallimler Odası: Enver Behnan Şapolyo ve Maarif Abideleri
Haydarpaşa Lisesi’nin öğretmen kadrosu, erken cumhuriyet döneminin en parlak aydınlarını bünyesinde topladı. Ünlü tarihçi ve araştırmacı Enver Behnan Şapolyo, uzun yıllar Haydarpaşa kürsülerinde tarih dersi verdi. Şapolyo, Osmanlı arşivlerinden getirdiği belgeleri öğrencilerine gösterir, Kurtuluş Savaşı’nın bilinmeyen hatıralarını bizzat amfilerde canlandırırdı.
Fizikte, kimyada ve matematikte görev yapan hocalar ise, üniversite düzeyindeki laboratuvar deneylerini lise müfredatına entegre ederek Haydarpaşa’yı bir fen lisesi disipliniyle yönettiler. Bir Haydarpaşa öğrencisi için hocasının karşısına çıkmak, hem büyük bir saygı hem de derin bir entelektüel imtihandı. Muallimlerin öğrencilerine aşıladığı bu tavizsiz cumhuriyet ciddiyeti, mezunların meslek hayatlarındaki başarısının en sağlam teminatı oldu.
Altunizade Yerleşkesinde Sönmeyen Tıbbiye Meşalesi
Haydarpaşa Lisesi’nin 1989 yılında taşındığı Altunizade yerleşkesi, okulun tarihi mirasını modern teknolojiyle birleştirdi. Kampüsün girişinde dalgalanan yeşil-sarı bayrak, yeni yapılan fen laboratuvarları, konferans salonları ve kütüphane; tarihi Tıbbiye binasının ruhunu yeni nesillere aktarmaya devam etti. Her yıl düzenlenen geleneksel Pilav Günü’nde eski ve yeni mezunlar bir araya gelir, Tıbbiye binasından kalan anılar ile Altunizade’deki başarılar tek bir büyük aile zincirinde birbirine bağlanır.
Haydarpaşa Lisesi’nin Yazısız Kanunları
Marmara’nın rüzgarıyla yoğrulmuş Haydarpaşalılık kültürünün yazısız yasaları şunlardır:
- Tarihi Mirasa Hürmet: Haydarpaşa Lisesi, Atatürk’ün bizzat emriyle kurulmuş bir cumhuriyet mektebidir; bu miras her türlü şahsi kaygının üstündedir.
- Amfi Ciddiyeti: Tıbbiye amfilerinde ders görmüş bir Haydarpaşalı; hayatın hiçbir aşamasında laubaliliğe, ciddiyetsizliğe ve disiplinsizliğe prim vermez.
- Marmara Ufku: Pencerelerinden Marmara’yı ve Haydarpaşa Garı’nı seyrederek büyüyenler, dar kalıplara sığamaz; ufukları deniz kadar geniş olmak zorundadır.
- Devre Dayanışması: Bir Haydarpaşalı nerede bir mektepdaşıyla karşılaşsa, aralarında elli yıllık bir kardeşlik bağı varmışçasına kenetlenir.
- Tıbbiyeli Hikmet Ateşi: Bağımsızlık ve hürriyet söz konusu olduğunda hiçbir Haydarpaşalı geri adım atmaz; mektebin bayrağı daima en yüksek kulede dalgalanır.
- Sanat ve Kültür Tutkusu: Tuncel Kurtiz ve Zeki Alasya’nın mezun olduğu bir mektepte sanata, tiyatroya ve edebiyata duyarsız kalmak mektep terbiyesine aykırıdır.
Bugün Kadıköy vapurundan başınızı kaldırıp Haydarpaşa sırtlarındaki o heybetli neoklasik saraya baktığınızda, bir asrın hafızasını selamlarsınız. O pencerelerin ardında; kadavralar üzerinde tıp devrimini başlatan hekimlerin, geceleri dalga sesleriyle hayal kuran yatılıların ve Türkiye’nin aydınlık geleceğini kuran cumhuriyet gençlerinin silinmez gölgeleri yaşamaktadır.
O taş duvarların hafızası, Türk maarifinin bağımsızlık ve çağdaşlaşma kavgasında daima en ön safta yer almış olmanın haklı gururunu geleceğe taşımaya devam edecektir.


